MEHMET ÂKİF’İN BİLİNMEYEN VEYA UNUTULAN TARAFI…

0

Şamil Şeyhoğlu(12/2/2013)

İstiklal Marşı şâirimiz Mehmet Âkif Ersoy 20 Aralık 1873’te doğmuş, 27 Aralık 1936’da vefat etmiştir. 2012 yılı, vefatının 76. senesi idi. Doğumu da vefatı da Aralık ayında olduğu için, Aralık 2012’de çeşitli yerlerde Âkif’i anma toplantıları yapılmıştı. Dinî yayın yapan gazetelerin köşe yazarlarından bir çoğu da Aralık ayının son haftasında Âkif’ten övgüyle bahsettiler. İstiklâl Marşı’nın kabulünün yıldönümü vesilesiyle Mehmet Âkif yine Ankara’da Taceddin Dergâhı’nda, İstanbul Edirnekapı’daki mezarında, haberlerde ve köşe yazılarında anıldı.

İstiklal Marşı şâiri olmasaydı, Mehmet Âkif her halde bu kadar meşhur olmaz, hakkında bu kadar şey yazılmaz ve bu kadar sevilmezdi. Ne var ki, biz Müslümanlar bir kimseyi severken de yererken de aşırı gitmemeli orta yolu tutmalıyız. Olur ki, bir gün sevdiğimizle aramız açılabileceği gibi, bir gün gelip kızdığımızla da dost olabiliriz.

“Hayru’l-umûr evsatuhâ/işlerin hayırlısı orta olanıdır” buyurulmuş. Eski büyüklerimiz, bu Arapça ifadeyi şaka yollu yarı Türkçe yarı Arapça olarak şöyle söylerlermiş: Hayru’l-umûr ortasuhâ.

Konu Mehmet Akif olduğuna göre, onu sevmekte aşırıya mı gidiliyor ki böyle söylüyoruz?

Galiba biraz öyle… Çünkü Âkif adeta toz kondurulamaz bir şahsiyet gibi oldu. Âkif’i hafiften tenkide yeltenenler bile şiddetle karşılık buluyorlar. Oysa Âkif dokunulmaz da değil, lâ yüs’el ammâ yef’al/yaptıkları sorulamaz, hatadan uzak bir şahsiyet de değildir…

Eğer toz kondurmayacak şekilde seveceksek, buyurun sevebildiğimiz kadar Peygamberimiz’i sevelim. Sevebildiğimiz kadar onun şanlı ashabını sevelim.  

ÂKİF VE EVLATLARI…

Kuvvetli ve heyecanlı bir şâir olan Mehmet Âkif’in, Müslüman bir şahsiyet olduğunu bilmiyor değiliz. Fakat şiirlerinin çoğu doğru ve güzel olmakla beraber, bazı şiirlerinde yenilir yutulur cinsten olmayan hatalar olduğu da bir gerçek. Öyleyse, onu överken de yererken de ölçülü olmalı, aşırıya gitmemeli ve Âkif’in kalbinden sökülüp kaleminden dökülen şiirlerine peşin fikirle yaklaşmamalıyız.    

Mehmet Âkif Ersoy; dindar, ilim sahibi ve Nakşîbendî tarikatına mensup bir babanın evladıdır. Geleneğe uyularak, 4 yıl, 4 ay ve 4 günlük iken âmin alayıyla, Besmele çektirilerek mektebe başlatıldı, aynı usül ve aynı gaye ile yetiştirilmeye çalışıldı. Yetişkinlik çağında, İslâmî hüviyetiyle bilinen meşhur Sırâtımüstakîm ve Sebîlürreşad dergilerinde yazılar yazdı.

Yalnız, İslâmî hüviyetli de olsa, 1908’de yayına başlayan Sırâtımüstakîm’de, aynı yıl ve onu takip eden yıllarda Mısırlı meşhur Mason Muhammed Abduh’un makalelerinin tercümelerini görüyoruz.

Âkif, Abduh’dan birçok tercümeler yapmıştır. Aynı derginin 1909’daki nüshalarında ise Sultan Abdülhamid aleyhinde şiddetli yazılar bulunmaktadır.

Akif’in, dinsizliğiyle meşhur olan ve inançsızlığını ilan eden Tevfik Fikret’le yazı kavgaları oldu. Ama ne acıdır ki, birbirine muarız olan bu iki şâirin her ikisinin de çocuklarının hali hiç iç açıcı olmadı. Oğulları cihetinden birbirlerine bayağı benzerlikleri ve kader birliği var. Birinin oğlu İslam dinini terk ederken, diğerinin evlatları Allah’a itaatten uzak yaşadı.

Tevfik Fikret’in, yeni aydın tipinin sembolü olması ümidiyle, “Git yeni bir ışık getir” diye İskoçya’ya gönderdiği oğlu Haluk papaz oldu. Sonra izini kaybettirmek için Amerika’ya gitti ve 1965’de Hıristiyan papazı olarak öldü.

Mehmet Âkif’in ise iki oğlundan Mehmet Emin, uyuşturucu müptelası, ayyaş ve alkolik olarak feci bir hayat sürdü ve cesedi Beşiktaş’ta bir çöp konteynerinin içinde bulundu. Küçük oğul Tahir Ersoy ise kendi halinde bir hayat sürdü, ömrünün son demlerinde Üsküdar belediyesinin sahip çıkmasıyla hayata tutunabildi.

Hekimoğlu İsmail, 5 Şubat 2005 tarihli Zaman’da,  Âkif’in oğlunun, “Babam bana Safahat’ı bırakacağına biraz para bıraksaydı keşke” dediğini yazdı. Âkif’ten bahsedenler, onun oğullarıyla ilgili bu bilgileri nedense hiç vermezler. Oğulları böyleydi, kızı öyle değilse de aşağıda okuyacağınız gibi damadı da ayrı bir teldendi…

Bunu yazarken, evlatlarından dolayı Âkif’i suçlamıyoruz, babası hakkında bilgi verdiğimiz gibi evlatları hakkında sadece bilgi veriyoruz.

MUÂRIZINI ANLAYAMAMAK…

Mehmet Âkif’de dinî gayret olmakla beraber, babasındaki kalbî şuur/ileri görüşlülük ve firâset kendisine miras kalmamış gözüküyor. Akif meselâ düşüncelerine muhalif olduğu İttihat ve Terakkî Cemiyeti’nin bozuk fikrini anlayamamış, farkına varamamış ve gidip İT’e üye olmuştu. Halbuki İttihat ve Terakkî bu millete en büyük kötülüğü yapan bir cemiyetti.

Âkif o cemiyete millete faydalı olmak niyetiyle katılmıştır denilecektir. Zaten biz de aksini söylemiyoruz. Cemiyetin kötülüğünü bile bile üye oldu demiyoruz. Bilemedi, anlayamadı diyoruz. Kalbî/mânevî bir kontrola, firâsete sahip değilmiş ki, onların ihanetlerini görememiş, hissedememiş diyoruz.  

Nakşî olan babası gibi kâmil ve mükemmil (mükemmel değil mükemmil) bir mürşide bağlanmış olsaydı, o vasıtayla kalbine gelen firaset nuru, ona şuur verir ve İttihat ve Terakkî Cemiyeti’nin ne olduğunu hissettirirdi. Nitekim Peygamberimiz şöyle buyuruyor:

“Mü’minin firasetinden çekinin. Çünkü o Allah’ın nuruyla bakar.”    

Allah’ın nuruyla bakamayan kimse, sadece görüneni görür, ama perde arkasını hissedemez. Firaseti/kalbî bir bakışı olmaz ki hissedebilsin.

MASON DAMAT…

Âkif, Mısır’da tanıştığı Ömer Rıza Doğrul gibi bir masonu kendisine damat edinip ona kızını vermiştir ki bu da gafletinin başka bir tezahuru olsa gerek. Niyeti iyi bile olsa, böyle bir iyi niyet insanı kurtarmıyor işte…

Gürkan Hacır’ın, 11/9/2011 tarihli ve “Rakı masasında Kur’an tefsiri olur mu?” başlıklı yazısından bazı bölümleri aktarmak istiyorum:

“…..Ünlü şairimiz Mehmet Akif Ersoy’un damadı olan Mason Ömer Rıza, Atatürk dönemindeki ilk cesur Kur’an tefsirlerinden birini hem de rakı masalarında kaleme aldı.

…..Mısır’a göç etmişlerdi. Ezher’de hukuk eğitimi gördü ama gazeteciliğe ilgi duydu ve mesleğe Mısır’da başladı. Hayatının akışını değiştirecek kişi olan Mehmet Akif Ersoy’la da Mısır’da tanıştı.

……Akif’in kızı Cemile’ye aşık oldu. Evlendiler….

(Ömer Rıza Bey’in Cemile Hanım’la evliliğinden üç çocuğu oldu. Bülent, Nazan ve Rezzan. Küçük bir hatırlatma! Rezzan Hanım’ın oğlu TKP (Türkiye Komünist Partisi) Genel Başkan’larından Aydemir Güler’dir. Yani Aydemir Bey, Ömer Rıza Bey’in torunudur.)

Ömer Rıza, Milli Mücadele yıllarında Mustafa Kemal ve arkadaşlarını destekleyen yazılar yazdı. Hatta İslam inancının aslında Cumhuriyet ideolojisiyle özdeş olduğunu ispatlamaya çalıştı. Ancak buna rağmen kendini İstiklal Mahkemesi’nin önünde buldu. Cumhuriyet karşıtı olmakla suçlandı. Yargılandı, kısa süre hapiste kaldı. Sonunda beraat etti.

….. Ömer Rıza Bey ileri derecede Mason’du. Hatta sadece Mason olmakla kalmıyor Masonluğun ateşli bir savunucusuydu da.

…..Durun bitmedi. Ömer Rıza Bey, sağlam bir rakıcıydı. Hemen her gece yakın arkadaş gurubuyla toplanıp uzun rakı sofraları kurmaktan büyük keyif alırdı. Arkadaşları Kemal Tahir ve Naci Sadullah’tı.

Bakın, sık sık evine misafir oldukları Safiye Ayla o günleri nasıl anlatıyor:

‘Naci Sadullah, Kemal Tahir ve Ömer Rıza Doğrul, istedikleri vakitte evime gelirler, kırkdokuzluk rakı şişesini açarlar, mutfakta buldukları mezelerle, şiir dolu, tadına doyulmaz bir söyleşinin kapısını aralarlardı…’

Ömer Rıza Bey sadece misafirliklerde sosyalleşme için değil hemen her akşam sağlam bir içici olarak rakı kadehine sarılıyordu. Hatta Sirkeci’de devamlı gittiği lokantasında bir yandan yeni tefsiri (Tanrı Buyruğu) için çalışırken bir yandan da içkisini yudumlamaktan geri durmuyordu. Rakıyı çay bardağında içmekten hoşlanıyordu. Ona göre içki aslında haram değildi. ‘Sana içkiyi ve kumarı soruyorlar. De ki: Onlarda hem günah, hem insanlar için faydalar vardır. Günahları ise faydalarından daha büyüktür.’ (Bakara Suresi, 219)’

İşte Ömer Rıza Bey’in dayanağı olan âyet buydu. Bu âyete dayanarak içkinin aynı zamanda faydalarının da olduğunu, eğer dozunda içilirse haram sayılmayabileceğini söylüyordu.

…..Rakılı tercüme eleştirilerine maruz kalan tek kişi, Ömer Rıza Doğrul değildi. Ali Rıza Sağman da nasibini almıştı. Dönemin Türkçü yazarlarından M. Raif Ogan bakın Sağman’ı nasıl eleştirmişti:

‘…Tekbir, Türkçe’ye döndürüldü ve Ali Rıza Sağman namlı kişinin Millet Mecmuası’nda açıkladığına göre; yanındaki hanendelerle (şarkıcılarla) rakı sofralarında tekrarlanmak suretiyle tecrübeleri yapılarak beğendirildi ve öylece tatbikine geçildi…’

Ali Rıza Sağman ise bu suçlamaya cevaben kendisinin rakı içmediğini söyledi, ‘Ama kerhen de olsa rakı sofralarında oturdum’ dedi. Küçük ama önemli bir notu da ekledi; ‘Gündüz camilerde mukabele okuyup gece rakı sofralarına giden hafızlar vardır. Bu mümkündür. Ama ben onlardan değilim.’

…..Peki, Türkçe ibadet çalışmalarında neler yaşandı? Bu başlı başına bir yazı konusudur. 1932 Ramazan ayı, Türkçe ibadetin tartışıldığı ve ilk denemelerin yapıldığı aydır. Atatürk, Ramazan ayı boyunca birçok din adamı ve hafızla toplantılar yaptı. Başta ezan ve namazın Türkçeleştirilmesi olmak üzere bu konu üzerine çalıştı. Aynı günlerde ilk defa ezan Türkçe okundu ve Atatürk’ün de izlediği Türkçe sözlerle okunan dualar eşliğinde namaz kılındı.

nhacir.com

Twitter.com/gurkanhacir

ÂKİF’İN ARKADAŞLARI…

Akif’le ilgili hatıralarda dikkat çekici bir başka husus, arkadaşlarının ekserisi, içki müptelalığı ile şöhret yapmış kişiler olması. Bunlardan biri Neyzen Tevfik’dir. Neyzen’in içkisiz sofraya oturduğu vaki değildir.

Bir gün Akif’i misafir eder, yer içerler. Yemekten sonra Akif ellerini yıkar ama havlu yerine kendi mendili ile kurulanmak ister. Neyzen havlu ile kurulanması için ısrar edince “yapamam ellerim kirlenir” der.

Damadı Ömer Rıza Doğrul’un anlattığı bu hatıra Akif’in zekâsına yorulsun diye anlatılıyor, ama Neyzen havlusu kullanılmayacak kadar kirli biriyse, Akif onunla nasıl dostluk etmektedir?

İSLAM HALİFESİNE KARŞI TAVRI…

Herkes gibi tabii ki Âkif’den de hatasızlık beklenmez. Ama hiç olmazsa kendisinden, umulmadık büyük hatalardan uzak olması icap ederdi. Kastettiğimiz büyük hatalarından birisi meselâ Abdülhamid Han’ın aleyhinde olmasıdır…

O Abdülhamid Han ki, Osmanlı imparatorluğunun dâhî derecesindeki siyaseti ve dindarlığıyla meşhur padişahı ve dünyanın çok yerinde adına hutbeler okutulan İslam halifesiydi. O zamanın gâfil birçok âlimleri gibi Âkif de Cennetmekân Abdülhamid Han hakkında yanılmış ve acımasız bir şekilde onun aleyhinde bulunmuştur. Fakat diğer gafiller gibi, Abdülhamid Han’ı sadece anlayamamakla kalmamış, Sultan’a olmadık hakaretleri de reva görmüştür. Mehmet Âkif’in, Müslümanların mübârek halifesine revâ gördüğü ve diline hakim olan bir müslümana yakışmayan şu ifadelere bakın:

“Ah efendim, o herif yok mu kızıl kâfirdi”

“Ah efendim o ne hayvan, o nasıl merkepti.”

(Safahat, 1966, sa: 421-422)

Tarihçi Murat Bardakçı’nın programında Mehmet Âkif’ten bahsediliyordu. Bu mısralarından dolayı Âkif’in “Kâfir” olduğunu söyleyen bir seyircisi hakkında Murat Bardakçı, “İman gitti, karısı boş oldu. Müslümana kâfir diyenin karısı boş olur” demişti. İyi ama Abdülhamid Han hakkında, “Ah efendim, o herif yok mu kızıl kâfirdi” diyen kimsenin halini de fıkha havale edersek acaba ona ne cevap gelecektir?..

Şimdiiiii… Demek doğru olmaz ama, meselâ bir kimse Âkif’e “Kâfir” dese ne olur?

Ne olacak, ağır şekilde tenkit edilir. Ama işte buyurun, Mehmet Âkif Müslümanların velî halifesine basbayağı “Kızıl kâfir” diyor. Şimdi buna ne diyeceğiz? Âkif başkasına kâfir diyebilir ama kimse ona kâfir diyemez mi diyeceğiz?  

Tabii ki kimse ona kâfir dememeli, demiyor ama, bir kimsenin ismi Mehmet Âkif ise o başkasına kâfir demek hakkına sahip midir?

En son 1966 baskılı Safahat’ta bulunan ve sonraki baskılarda yer verilmeyen şu mısralar, Müslümanların dindarlığıyla bilinen halifesi Abdülhamid Han’ı bırakın, sıradan bir Müslüman hakkında bile söylenemeyecek sözler değil midir:

“Herifin sofrada şampanyası hala ayran,

Bari yirminci asırdan sıkıl artık hayvan”

(Safahat 1966, sa: 422)

Şampanya içmeyip ayran içen birine bu sözü bir gayrimüslim söyleseydi mantık zemininde bir mânâsı olurdu. Ama bunlar edepli bir müslümanın ağzına yakışacak sözler midir?  

Bunu bir şair söylerse, o sadece vezne uygun mısralar söyleyen bir şairdir, ama asla edepli ve dindar bir kimse değildir. Çünkü artık o kimsenin kini, edebini mağlup etmiştir. 

Bu mısralar, olsa olsa İslam tenkit ve ikaz ölçülerine uzak, sınırsız ve iflah olmaz bir kinin eserleri olmalıdır. Bu sözler karşısında artık kalem duruyor. Bunun üzerine başka hiçbir şey söylemeye lüzum olmasa gerek…

Neyleyelim ki, Sultan Abdülhamid, şampanya içmeyip ayran içmek suretiyle büyük bir günah işleyerek(!) âhirete göçmüş, Âkif ise onu hak ettiği şekilde suçlama sevabıyla(!) gitmiştir.

PİŞMANLIK EMARELERİ VAR MI?…

Âkif acaba daha sonra gerçekleri anlamış ve yanlışlıklarına dair bir pişmanlık duymuş mudur? Duymuşsa bu pişmanlığına delil sayılacak bir şeyler yazmış mıdır?

Değerli okuyucular, bilenler bildiriversin çünkü biz buna dair hiçbir kayıt bilmiyoruz. Ama Abdülhamid Han hakkında Âkif gibi yanlışlığa düşenlerin daha sonra bu pişmanlıklarını dile getirdiklerini biliyoruz. Meselâ Süleyman Nazif ve Rıza Tevfik Bölükbaşı bunlardandır. Bilhassa Rıza Tevfik’in, “Sultan Abdülhamid Han’ın Ruhâniyetinden İstimdat” şiiri, bir suç itirafıdır. O meşhur şiirin ilk kıtası şöyledir:

Nerdesin şevketli Sultan Hamid Han

Feryadım varır mı bârigâhına

Ölüm uykusundan bir lahza uyan

Şu nankör milletin bak günahına

Gerçi Âkif’in hiç pişmanlığı yok değil, bilinen bir pişmanlığı var. Ama bu pişmanlık başka türlü bir pişmanlık. Şöyle ki:

Duâlarla açılan ve fesle girilen birinci meclis açıldıktan bir müddet sonra şapka kanunu çıkınca, Akif soluğu Mısır’da almıştı. Mısır’dan son dönüşünde bu küskünlüğünden pişmanlık duyduğunu “Ne varsa bizim millette varmış” diyerek dile getiriyor ve Mustafa Kemal hakkında da şöyle diyordu:

“Allah ömrüm kaldıysa benden alsın ona versin”

(Muhittin Nalbantoğlu’nun Yeniçağ’da 27-28 Aralık 2003’te yayınlanan yazı dizisinden.)

Âkif 1920’de Ankara’ya gelir gelmez, Hacı Bayram Câmii’nde va’za başlamış, gittiği yerlerde de bu hareketin dine ve halifeye hıyanet için yapılmadığını, bu hareketin bir cihat olup katılmanın farz olduğu hakkında konuşmalar yapmıştır.  

Sonunda Akif ilk mecliste Burdur milletvekilidir. Ayrıca, Konya isyanının bastırılmasında Kastamonu, Balıkesir ve başka yerlerde yaptığı konuşma ve çalışmalarında, halkın Ankara Hükümetini kabullenmesinde çok etkili olmuştur. Buna rağmen, 1925 hükümetinde devletin başında bulunanlar Âkif’i polis takibi altına alırlar o da Türkiye’yi terk edip 11 sene kalacağı Mısır’a gitmeye mecbur kalır. ..

MÛSİKÎŞİNASTI…

Âkif’in bir yönü de mûsikîşinaslığıdır. Mısır’da olsun Türkiye’de olsun mûsikî cemiyetlerinin müdâvimidir. Ağır bestelerin çoğunu ezbere bilirdi. Nısfiye denilen neyden küçük aleti çaldığı biyografilerinde geçmektedir… Oysa derviş ruhlu, ibâdetine düşkün bir kimsenin böyle toplantıların müdavimi olmaması beklenir…

Âkif, şiirlerinin bestelenmeye uygun olmasını çok önemser, bu hususta hassasiyet gösterir ve üzerinden yıllar geçse bile kulağını tırmalayan her kafiye bozukluğunu giderirmiş. Ama asıl düzeltmesi gereken, yukarıdaki şampanya-ayran mısraları gibi bütün imanlı kalpleri inciten bazı sözlerine aynı özeni hiçbir zaman göstermemiştir. Bunu neyle izah etmeli bilmem?

BEDİR MÜCÂHİTLERİNİN RUHUNU İNCİTMEK…

Müslümanları inciten mısralarından birisi de Çanakkale Destanı’nda geçen şu mısradır:

“Bedrin aslanları ancak, bu kadar şanlı idi.”

Böyle bir sözü, ancak ashab-ı kiramı bilmekten uzak olanlar kaleme alabilir ve bu sözün sahibini yine ancak öyleleri müdafaa edebilirler. Ama bazı kimseler, ne pahasına olursa olsun Âkif’i ille de tebriye etmek gayretine düşüyorlar. Oysa Mehmet Âkif hatadan masun değildir ve işte her şey ortadadır ve bu mısra basbayağı hata hem de katmerli bir hatadır. Gelin görün ki bazı profesör ünvanlı kişiler bile, bunun bir teşbih olduğunu söylemek gülünçlüğüne düşüyorlar.

İnsan, “Bu bir teşbihtir” derken teşbihin ne olduğunu düşünür de öyle konuşur değil mi? Teşbih bu cümlenin neresinde ey profesörler? Bu mısrada, Türkçede teşbih için kullanılan “Gibi” kelimesi var mı ki teşbih olsun? Burada teşbih değil, “Ancak” kelimesiyle “Kasr” yapılmaktadır.

Çünkü Âkif burada Arapçadaki “İnnemâ”nın türçedeki karşılığı olan “Ancak” kelimesini kullanıyor. “Ancak” da “teşbih” değil “kasr” ifade eder. Bu hususta söz söylemeye yeltenen anlı şanlı profesörlerimiz bu kadarını bari bilmelidirler…  

Çanakkale harbi tabii ki küçümsenemez. Ancak, Çanakkale mücâhitleri bu sırada abartılı bir şekilde o kadar övülüyor ki, açıkça “Bedrin Aslanları bunlardan üstün değillerdi, olsa olsa ancak bunlar kadar şanlı idiler” deniliyor. Var mı daha ötesi!…

Halbuki, yeryüzünün gelmiş geçmiş en büyük mücahitleri Bedir mücahitleridir. Hiçbir ordunun o ordudan, hiçbir komutanın da o şanlı komutandan yani Hazreti Rasûlüllah’tan üstün olma ihtimali yoktur. Diğer bir husus var ki o da şudur: Bu, ciddi bir meseledir ve ashab-ı kiram âyetle övüldüğü için doğrudan doğruya itikadla alâkalıdır.

Fatih Sultan Mehmet Han’ın, Peygamberimiz’in müjdesine mazhar olan ordusu bile Bedir mücâhitlerinin yanında hiç mesabesindeyken, Çanakkale’de savaşanlara böyle cüretkâr bir yakıştırma nasıl yapılabilir?

Yeni bir nesil yetiştirme gayretinde olan ve hiçbiri dindar olmayan ittihatçı kalemler, bu ve benzeri birçok sözler söyleyip İslâmî kaideleri tepetaklak etmeye çalışmışlardır. Onlardan o beklenir, ama bize ne oluyor?.. Biz, kıyamete kadar gelecek Müslümanların hiç birinin ashabı kiramın derecesine yetişemeyeceğini nasıl unuturuz? Âkif nasıl unutur? Nasıl unutur da böyle bir şey yazar!..

Bakınız! “Şu ceylan, aslan kadar kuvvetli” denilse, aslanın kuvveti dile getirilip ceylanın kuvveti ona kıyasla anlatılmış olur. Ama “Şu aslan ceylan kadar kuvvetli” denilirse, bu söz aslanın kuvvetlini aşağıya çekmek, hafife almak, ceylan seviyesine indirmek ve aslanı küçültmek olur. Bu durumda, “Bedrin aslanları ancak, bu kadar şanlı idi” ne demek olur?

MASON VE DİNDE REFORMCULARI ANLA(YA)MAMAK…

Mısırlı mason, dinde reformcu Abduh’u, muhteşem üstad kabul etmesi, onun talebesi ve tescilli İngiliz ajanı Cemalettin Afgani’yi de övmesi ise Âkif’in menfî hanesine yazılan maddelerden bir başkasıdır. İşte Abduh  ve Afgânî hakkındaki mısraları:

“Mısır’ın en muhteşem üstadı Muhammed Abduh…”

“…Çıkarıp gönderelim hâsılı şeyhim yer, yer;

Oradan âlem-i İslam’a Cemaleddin’ler.”

(Safahat 1966, sa: 440)

Âkif, Abdülhamid Han’ın “Bir maskara” diye andığı Cemaleddin Afgânî ile mason Muhammed Abduh’un, dinde inkılab/değişiklik istediklerini bilmektedir. Hatta bunu mısralarda bizzat kendisi dile getirmektedir. Buna rağmen gösterdiği bir tepki yoktur. Ve bu konuşmayı fütursuzca şöyle mısralara dökmektedir:    

Mısır’ın en muhteşem üstadı Muhammed Abduh,

Konuşurken neye dairse, Cemaleddin’le,

Der ki tilmizine (talebesine) Afganlı: Muhammed dinle!

İnkılab istiyorum başka değil hem çabucak.

Mehmet Akif Ersoy’un, İslâm Reformistleri Cemâlettin Afgânî’ye ve Muhammed Abduh’a övgüler yağdırdığı makalesi

“Doğunun yetiştirdiği fıtratların en yükseği olmasa bile en yükseklerinden biri olduğu şüphe götürmeyen merhum Cemaleddin Efgani’ye dair birkaç söz söylemek istiyorum. İçimizde merhumu görmeyen çoksa da zannederim işitmeyen, bilmeyen yoktur. Muhtemeldir ki sevgili okuyucularımız şu satırlarda Cemaleddin’in özel hayatına, ilmi hayatına, siyasi hayatına ait malumat göreceklerini zannediyorlar. Hayır öyle etraflı bir tercümehali ileride yazarız. Benim bugün yapmak istediğim şey varsa o da hazretin pak hatırasına sürülmek istenen bir lekeyi, bir bühtan pisliğini göstermek, onun mahiyetini, nereden geldiğini tetkik etmektir. Cemaleddin’in basılmış ve basılmamış birçok risaleleri, makaleleri, konuşmaları varsa da merhumun en büyük en kalıcı eseri bence Mısır müftüsü Muhammed Abduh’tur. Evet, Şinasi millete en muazzam hizmetini Namık Kemal’i yetiştirmek suretiyle yerine getirdiği gibi Cemaleddin’de İslam alemine en kıymetli bir yadigar olarak merhum müftüyü [Abduh] bırakmıştır. Şeyh Muhammed Abduh ölmüş yüreklere gayret ruhu, şehamet ruhu üfleyen sihirli beyanı, o çoşkun feyzi hangi kaynaktan alıyordu? Şüphesiz büyük üstadı Cemaleddin’in düşüncelerinden. Cemaleddin’in İstanbul’a birinci gelişi Ali Paşa’nın sadrazamlığına rastlamıştı. Merhum Afganlılara mahsus o sevimli kıyafet içinde olarak Paşa’nın meclisine girer, en yüksek şeref mevkiini ihraz eder, kimsenin nail olamayacağı hürmeti görürdü. Bununla beraber Cemaleddin’i takdir eden yalnız Ali Paşa değildi. İstanbul’un bütün emirleri, vezirleri, büyükleri adetçe, kıyafetçe, dilce kendilerine bigâne gelmesi icap eden bu zatın ilmine, diyanetine, alicenaplığına hayran olmuşlardı. Aradan altı ay kadar bir zaman geçince Cemaleddin, Meclis-i Maarif azalığına getirildi. Bu memuriyetinde maarifin yaygınlaştırılması için düşündüğü vasıtaları pervasızca söyledi ki arkadaşları bunun görüşüne iştirak etmiyordu. Zamanın şeyhulislamı bulunan zat Cemaleddin’in fikirlerini özel menfaatlerine aykırı gördüğü için fena halde kızıyor, zavallıyı gözden düşürmek için vesile arıyordu.

1287 Ramazınında idi ki Darulfunun müdürü Tahsin efendi [Mösyö Tahsin] merhim Şeyh’den fenlerin ve sanatların teşviki yolunda bir konuşma yapmasını istemişti. Cemaleddin türkçesinin o kadar iyi olmadığını ileri sürerek mazur görülmesini istemişse de berikinin ısrarı üzerine muztar kalarak etraflı bir konuşma tertip etmiş, bununla beraber zemen ve zamana uygun olup olmadığın anlamak için önceden memleketin ileri gelenlerine göstermişti.

Darülfünun açılacağı gün Cemaleddin’in konuşmasını dinlemek için İstanbul’un emirleri, alimleri, eşrafı kamilen toplanmıştı. Şeyhülislam da cemaatin içinde bulunuyordu. Cemaleddin konuşma kürsüsüne çıkınca olanca dikkatini konuşmanın içinde kötüye yorulmaya müsait bir iki cümle yakalamaya hasretmişti.

Cemaleddin konuşmasında diyordu ki;

“İnsani kazanımlar canlı bir bedene benzer. İnsanoğlunun ürettiği sanatların her biri o bedenin bir uzvu mesabesindedir; mesela iktidar bir yönetim için, bedende iradenin merkezi olan beyin gibidir. Demircilik kol, çiftcilik ciğer, gemicilik ayak gibidir…”

Cemaleddin bu gibi basit benzetmelerle bütün uzuvları saydıktan sonra şu neticeyi veriyordu;

“ İnsanoğlunun saadeti bu suretle teşekkül eder. Cismin hayatı ise ruh ile kaim olmasına nazaran bu cismin, yani insanoğlunun saadet ruhu ya nübüvvet ya da hikmet [felsefe/bilim/sanat] ile olur. Lakin bunlar başka başka şeylerdir. Nübüvvet [peygamberlik]bir ilahi lutüftur ki çalışmakla elde edilemez. Cenab-ı Hak mahlukları arasında her kimi isterse bu lutfa mazhar kılar; “Allah peygamberliği kime vereceğini daha iyi bilir.” [En’am, 6/124] Hikmete [felsefe/bilim/sanat] gelince bu fikir üretmekle, bilgi öğrenmekle olur. Sonra nebi hatadan masumdur, hâlbuki filozof hataya düşebilir. Bir de peygamberin hükümleri batıl vesveselerin hücumundan ilahi ilimle korunmuştur. Bunları kabul etmek imanın temel şartlarındandır. Filozofların görüşlerine gelince, bunlara tabi olmak kesinkes şart olmayıp, ilahi şeriata ters olmamak şartıyla ve akla uygun olanları kabul edilebilir…”

İşte Cemaleddin’in nübüvvete ait olmak üzere söylediği sözler bundan ibarettir ki İslam alimleri icmaıyla sabit olan hakikata tamamıyla uygun olduğu halde şeyhülislam, merhumdan intikam almak için “Cemaleddin nübüvvet bir nevi sanattır diyor” şaiyasını çıkardı, bunu teyid için de “nübüvveti sanatlara dair verdiği bir nutukta zikretti” dedi. Daha sonra camilerde vaizlere Şehy’in aleyhinde yürümelerini emretti. Zavallı Cemaleddin aleyhindeki sözlerin sırf iftira olduğunu, hakikatin meydana çıkması için şeyhülislam ile muhakeme edilmesi lazım geleceğini söylediyse de kimseye dinletemedi. Mesele gazetelerin ağzına düştü, bunların bir kısmı şeyhülislamı, bir kısmı Şeyh’in lehinde idare-i kelam etti.

Nihayet merhumun sevdiklerinden bir kısmı ona sabır ve sükûnet tavsiye ettiler. Zaman bu gibi haksız şayiaları hükümden düşürür, hakikati meydana çıkarır dedilerse de dini gayreti ilmi kadar yüksek olan Cemaleddin bir türlü duramadı. Herhalükarda şeyhülislamla muhakeme edilmesini ısrarla istedi. Sonuçta, ortalık durulunca kadar daha sonra isterse geri dönmek üzere İstanbul’u terk etti. Zavallı Cemaleddin her manasıyla mazlum bir halde İstanbul’u terk ederek Mısır’a gitmeye karar verdi.

İşte merhumun ne zaman bahsedilse “ilmine, faziletine, siyasetine söz yoksa da ne yazık ki mülhid [dinsiz]idi, nübüvvete inanmazdı” derler ki anlamadan, dinlemeden söylenen bu sözlerin nereden çıktığı görülüyor…”[1]

Efgani ve Abduh Vehhabi Miydi?[2]

“Geçen hafta merhum Cemaleddin Efgani’ye dair birkaç söz söylemiştim. Maksadım o büyük adama isnat edilmek istenilen dinsizliğin pek yanlış bir tevcih olduğunu göstermek idi. Ne yazık ki bu sefer de “Cemaleddin mülhid değildi, fakat Vehhabi idi” iddiası ortaya sürülmeye başlandı.

Acaba bu şaiayı çıkaranlar bir adamın alnına “Vehhabi” damgasını yapıştırmanın ne demek olduğunu biliyorlar mı?

Vehhabilik belirli bir mezhebin ismi olmakla beraber Arabistan’ın birçok yerlerinde dinsiz tanınan veya öyle tanıtılmak istenilen adamlara verilen bir payedir. Lehinde söylenenlere derhal iman etmek insanlarda cibilli bir özellik olduğu için mesela ben bugün çıkar da Allah’tan korkmadan en akidesi pak bir adam hakkında “iyidir ama dinsiz olmasa!…” dersem az zaman sonra zavallıyı bütün aşiret halkı baştan başa mülhid tanırlar. Acaba bu adam ilhadı gerektirecek ne söylemiş, ne yapmış demeyi hatırlarına bile getirmezler!

Müslümanlıkta en güç bir paye varsa o da bir adama dinsiz payesini vermekten ibaret olduğu halde faziletini, irfanını, ikbalini, şöhretini çekemediğimiz yahut düşünme tarzını kendi meşrebimize uygun görmediğimiz kimseleri bu hasbi rütbe ile gözden düşürmek nedense bize pek kolay geliyor!

Lüzüm-u küffar başka, iltizam-küfür yine başka iken, yüzde doksan dokuz ihtimal doğrudan doğruya tekfirini icab eden bir adamı yüzde bir ihtimalle kurtarmak üzerimize farz iken, biz aksine binde bir zayıf ihtimalle yakaladığımızı dinsiz yapıp çıkıyoruz, gerideki dokuz yüz doksan dokuz iman ihtimalini nazara bile almıyoruz.

Arabistan’a gidin, en büyük adamları Vehhabi, Türkistan’a gelin Farmason, Acemistan’a uğrayın dinsiz yahut Babi!

En garibi şurasıdır ki bütün İslam aleminde bu ünvan ile teşhir edilen adamların büyük bir kısmı Müslümanlığı, Müslümanları müdafaa etmeye hayatlarını vakfetmiş olan ümmetin büyükleridir, milletin fedakarlarıdır!

Bir yabancı aramıza girse dese ki; Ey Müslüman cemaat, falan, falan, falan zatlar sizin en akledininiz, en aliminiz, en fazılınız olduktan başka millet evlatlarının saadetine çalışmış olmak itibariyle iyilikseveriniz, en hamiyetlinizdir. Siz bunları Vehhabilikle, masonlukla itham ediyorsunuz, yani Müslümanlıktan çıkarıyorsunuz. Demek sizin dininiz akılla, ilimle, faziletle, hamiyetle kabil-i telif olmayacak! Bu söze karşı ne diyebileceğiz?

Bugün Mısır memleketinde İslam’ın menfaatlarını müdafaa eden ne kadar hamiyetli kalem varsa hepsi Cemaleddin’in terbiyesi sayesinde yetişmiştir. Tevhid dünyasına binlerce muharrir el, binlerce mütefekkir dimağ hediye eden Cemaleddin Vehhabi olabilir mi?

Merhumu ne Afganistan’da, ne Hindistan’da, ne Avrupa’da, ne Osmanlı toprağında rahat bırakmadılar, hiçbir yerde oturtmadılar. Cemaleddin Müslüman aleminde hakiki, sermedi (sürekli, uzun soluklu) bir uyanış başlatmak gayesine matuf olan çalışmasında kısıtlama yapsaydı, bu siyasetine azıcık fasıla verseydi, dünyanın her yerinde şerefiyle mütenasip bir debdebe içinde yaşayabilirdi. Fakat o koca adam hamiyetinin yüksek maksadı uğrunda zamanın her türlü musibetlerine göğüs gerdi, başkalarının zorunlu olarak dayanamayacağı mahrumiyetlere, ümitsizliklere o kendi tercihiyle katlandı. Kemal’in tabirine göre o bir yaşayan şehit idi;

Ne devlettir şehid-i zi-hayat olmak bu dünyada!

Cemaleddin hakkında söylenen Vehhabilik Şehy Muhammed Abduh için de esirgenmiyor. İki senedir Sırat-ı Mustakim’in sayfalarında merhumun eserlerini görüp duruyoruz. Allah için söyleyelim, hangi manasına alınırsa alınsın, Vehhabiliği okşar bir cümlesi, bir makalesi görüldü mü? Bazıları “şeyhin zühdü ilmi nispetinde değildi” derler. Olabilir, lakin acaba merhum bütün hayatını itikafla, nafile ibadetlerle geçireydi İslam alemi için daha faydalı mı olacaktı? Mösyö Honota’ya karşı çıkıp da Mağrip’deki milyonlarca Müslümanın haklarını müdafaa etmek, öyle zannederim ki asırlarca nafile ibadet etmekten daha sevaptır.

Bilmez misiniz, Hz. Ömer tabiundan Ebu Kılabe’ye “Bence seni evlat ve iyalin için nafaka tedarikiyle meşgul görmek, böyle mescit köşelerinde itikaf halinde görmekten daha hayırlıdır” demiş. Düşünmeli ki Ebu Kılabe nihayet üç beş kişiden ibaret ailesine yiyecek bulacaktı. Abduh ise 300 milyonluk bir ailenin hayatı için çalışmak mecburiyetinde idi!

İşte bugün bir Cemaleddin’i, bir Muhammed Abduh’u yok! İslam dünyası hakikaten kimsesiz, cidden garip biz bu gibi ümmetin büyüklerini rehmetle, hürmetle anmalıyız ki geriden gelenler aramızda tatlı bir hatıra bırakabilmek ümidinden mahrum kalarak mücahededen vazgeçmesinler.

Üç beş sene önce bir frenk bana demişti ki; “Fen ve sanat erbabının kıymetini takdir etmiyorsunuz, mazursunuz, lakin çalışma ve hizmet erbabını takdir etmiyorsunuz! İşte bu kabahatiniz affedilemez.”. “Ey akıl sahipleri, ibret alınız” (Haşr, 59/2)”

Dipnotlar; 

[1] Mehmed Akif; Sırat-ı müstakim, IV, sayı; 90, (17 Cemaziyelevvel 1328]

[2] Mehmed Akif; Sırat-ı müstakim, IV, sayı; 91, (24 Cemaziyelevvel 1328),

MEAL MESELESİ…

Türkiye’de bir dizi inkılâplar uygulamaya konulurken, Akif’e de Kuran-ı Kerim meali yazma görevi verilir. Akif, bu teklifi önce kabul etmemiş ortaya konan büyük paraya rağmen bu işe temkinli yaklaşmıştır. Sonra ikna olup, paranın bir kısmını alıp Mısır’a giderek yazmaya başlamıştır.  

Bu meal biter ama yayınlanmaz. Çünkü Akif, yeni düzenin ibâdetleri Türkçeleştirme çalışmalarını duymuş, meali Mısır’da dostu Yozgatlı Müderris İhsan Efendi’ye bırakarak:

“Dönersem alırım, dönmezsem yakın” demiştir.

Ama dönemez. İhsan Efendi de meali yakamaz. Akif’in damadı Ömer Rıza Doğrul, meali İhsan Efendi’den almak için çok uğraşırsa da alamaz.

Meali, İhsan Efendi’den almak için hatırlı kimseler araya girer ama İhsan Efendi: “Yakıldı” diyerek işi bitirir. Oysa yakılmamıştır. İhsan Efendi, ölüm döşeğindeyken oğlu şimdiki İslam Konferansı Teşkilatı başkanı  Ekmeleddin İhsanoğlu’nu çağırır, yakmasını vasiyet ederek meali ona teslim eder.

Ekmeleddin Bey’le, son Osmanlı Şeyhülislamlarından Mustafa Sabri Efendi’nin oğlu Prof. İbrahim Sabri ve onlardan başka üç kişi Mısır’da bir evde buluşurlar. Metal bir leğen içinde mealin mührünü sökerek sayfaları tek tek yakarlar.

Prof. İbrahim Sabri Bey, yakma işi bitince, dünya durdukça mealden din öğrenmeğe kalkanların suratına şamar gibi inmeye lâyık olan şu mısrayı söyler:

“ O bir eserdi ki, yangın denilse lâyıktı.

Eğer kalaydı yakar kül ederdi imanı.

O bir ateşti ki, sönmezdi etmeden ihrak (yakmadan sönmezdi)

Yakıldı, sönmesi kurtardı nass-ı Kuran’ı”

(Dil ve Edebiyat dergisi, sayı 37, Mehmet Karagözoğlu makalesi)

Bu konuyla alâkalı olması bakımından, okuyucularımıza Merhum Ahmed Davudoğlu Hoca’nın, “Dini Tamir Davasında Din Tahripçileri” kitabını tavsiye ederiz.

Mealle alâkalı diğer bir anekdot da şöyledir:

Âkif Mısır’dan İstanbul’a dönünce, kendisine yaptığı meal sorulur. Alkışlanmaya ve methe değer şu cevabı verir:

“Tercüme güzel oldu, hatta umduğumdan daha iyi. Lâkin onu verirsem, namazda okutmaya kalkacaklar. Ben o zaman Allah’ımın huzuruna çıkamam ve Peygamberimiz’in yüzüne bakamam.”

Âkif 1936’da hasta yatağındayken, Mustafa Kemal, önce Hakkı Tarık Us’u göndermiş, o başaramayınca, o zaman Âkif’in hayatta olmayan arkadaşı Hasan Tahsin’in kızı Süheylâ ile kocası Hayrettin Karan gönderilerek ve –on yıl ne yiyip ne içtiği sorulmayan, Mısır çöllerinde karaciğeri çürütülen hastaya- on bin lira (sekiz bin dolar) teklif edilerek tercüme ele geçirilmeye çalışılmış ama muvaffak olunamamıştır.

İNSANIN İMANINI TİTRETEN ŞİİRLER…

Mehmet Akif’in, mü’min tavrıyla asla bağdaşmayacak olan Allah’a isyan şiirleri, insanın imanını titreten cinstendir. Âkif, Hazreti Allah’a hitaben bakın neler söylüyor:

“Nur istiyoruz, sen bize yangın veriyorsun.

Yandık diyoruz, boğmaya kan gönderiyorsun.”

(Safahat 1966, sa: 213)

“Madem ki ey adl-i ilâhî yakacaktın,

Yaksaydın a  melunları, tuttun bizi yaktın.”

(Safahat 1966, sa: 214)

“Ey bunca zamandır bizi te’dib eden Allah!

Ey âlemi İslam’ı ezen inleten Allah!”

(Safahat 1966, sa: 301)

“Allah’a dayanmak mı? Asırlarca dayandık.

Düştükse bu hüsrana O’nun narına (ateşine) yandık.

Yetmez mi çocukluktaki efsaneye hürmet?

Hâla mı reşit olmadı, hâlâ mı bu ümmet?

Mâziyi ateşe vermeli baştan başa yansın,

Ben kanmıyorum, git de sen aptalları kandır.”

(Safahat 1966, sa: 490)

Değerli okuyucular!​

Mehmet Âkif’in dindar olup olmadığı ve ne kadar dindar olduğu mühimse de şu bakımdan artık o bizim meselemiz değil:

Âkif artık Allah huzuruna gitti. Öbür taraftaki hali ise mechulümüz. Yukarıdaki mısralardan dolayı tevbe etmiş midir? Etmişse ne âlâ. Etmemişse hesabını Allah’a verebilmiş midir, bilmiyoruz.

Fakat üzerinde durulması icap eden nokta, Âkif’in, 1400 yıllık İslamî birikimi kökten sarsıcı ve Müslümanlıkla asla bağdaşmayan şiirleri ortada dururken, günümüzde onun dindarlara örnek bir müslüman olarak sunulmasıdır. Oysa Âkifin yukarıdaki mısraları Müslümanların imanını ifsad etmeye yeter…

Âkif’in, İttihat ve Terakkicileri, Ömer Rıza Doğrul gibi bir masonu, yine başka bir mason olan Abduh’u ve Cemaleddin Afgânî’yi anlamaması, İslâmî şuurla izah edilebilecek bir mesele değildir…

Belki, “O zamanlar Abdüh ve Afgânîler’in nasıl kimseler olduğu henüz şimdiki kadar bilinmiyordu” denilecektir. Ama gelin görün ki, Âkif’in hakaretlerin en ağırını reva gördüğü Sultan Abdülhamid, onun anlayamadıklarını anlamış ve “Bir maskara” diye andığı Cemaleddin Afgânî’yi İstanbul’da kıskaca alarak dışarı çıkmasına müsaade etmemiştir.

İşte İslâmî şuur böyle olur…

Yukarıdaki mısralar kadar ağır olmasa da Akif’in şu mısralarına da dikkat çekmek isteriz:

İnmemiştir hele Kur’an şunu hakkıyla bilin,

Ne mezarlıkta okunmak ne fal bakmak için.

Ne demek! Kur’an tabii ki fal bakmak için inmemiştir. Ama mezarlıklara gidip vefat etmiş ölülerimizin ruhlarına Kur’an okumuyor muyuz? Okumamalı mıyız? Fal bakmakla mezarlardaki ölülerimize Kur’an okumak aynı şey midir? İkisi nasıl aynı kefeye konulur? Kur’an bal gibi mezarlarda okunur, ama tabii ki sadece mezarlarda okunmak için indirilmiş değildir.

Kur’an’la fal bakılmaz ama mezarlıkta okunur. Âkif’in şiirinde işte bu vurgu olmalıydı, ama yok…

Bazıları belki, “Âkif’in hep kötü taraflarını ele almışsınız, iyi tarafları da var” diyeceklerdir.

Tabii ki var, hem de çokça. Var da bir kimse 999 satır “Allah var” yazıp, bir satırda (haşa) “Allah yok” yazsa ne olur? O bir satır, 999 satırı yok etmez mi?..

İyi taraflarını elbette biliyoruz. Hele Firavun hakkındaki şiiri yok mu… Safahat sırf o şiir için satın alınmaya değer…

Sadece o mu? Hayır! Mehmet Âkif’in bundan başka çok güzel şiirleri olduğunu biliyoruz da, ah keşke Hazreti Allah’a karşı fütursuzca döşendiği yukarıdaki mısraları olmasaydı…

Netice: İslam büyükleri, 99 hali küfrüne bir hali imanına delalet eden kişinin, Müslüman olduğuna hüküm vermişlerdir. Biz de Mehmet Âkif’in imanlı gittiği hüsn-i zannını taşıyor ve “Allah taksîrâtını affetsin” diyoruz. Çünkü vefat eden Müslümanların arkasından böyle duâ edilir…

Share.

About Author

Leave A Reply

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.