Şeriat hükümleri ve hikmetleri – KÖLE VE CARIYE

1

3 bölümden oluşan bu yazı dizimizin tamamını bu başlık altında topladık.
***
Şeriat hükümleri ve hikmetleri – KÖLE VE CARIYE – 1
Islam’da ki kölelik, Amerikalıların kölelik anlayışından farklıdır. Eğer bir savaşta esir düşenler varsa, onları
köle olarak kullanmak caizdir… Bunun hikmetleri vardır. Esir düşmüş birisi zindana atıldığı takdirde, doğal
olarak kendini zindana atanlara sempati ile bakmaz ve hala düşmanlık besler.
Fakat esir düşmüş birisini köle olarak yanında bulundurmak, aynı sofrada yediğinden yedirmek ve
giydiğinden giydirmek, bir köle için zindana atılmaktan her bakımdan daha iyidir.
Hele bir de köle edinen şahıs Islam ahlakına sahip ise, kölenin müslüman olma ihtimali yüksek olur.
Müslüman olduğu takdirde, köleyi evlendirmek ve özgürlüğüne kavuşturmak çok güzel bir davranış olacaktır.
Köle ile Efendisi arasında ki ilişkiyi,öğrenci ve öğretmen ilişkisine benzetebiliriz. Nitekim birçok Islam Alimi
köle kökenlidir, örneğin Asım bin Ali, Abbas bin Ferec er-Riyaşi, Abbas bin Muhammed Bağdadi vs.
***
Bu kısa girişten sonra sözü Dr. Ebubekir Sifil’e bırakıyorum…
İSLÂM VE KÖLELİK-1
Dr. Ebubekir Sifil Hoca
SEMERKAND – Ağustos 2006
***
Müslüman olmayanlar tarafından İslâm’a eleştiri yöneltenler olabilir. Kimilerinin eleştirisi cehaletten
kaynaklanır. Kimilerininki ise gayz halidir. Hazmedemeyişten, hınçtan kaynaklanır.
Fakat daha ilginç olanı ise müslümanım diyen bazılarının onlara destek vermeleridir. Bu ise, izahında
zorlandığımız, bir müslümana asla yakıştıramadığımız bir tavırdır. Bu tavra konu olan hususlardan biri de
kölelik meselesidir.
Batı kaynaklı “insan hakları” kavramının evrensel ölçekte hukukun temeline yerleştirildiği günümüzde İslâm’a
yöneltilen belli başlı eleştirilerden birini de kölelik meselesi oluşturuyor. Gerçi işbu “insan hakları” kavramına
bizatihi Batılılar’ın ne kadar riayet ettiği, özellikle 11 Eylül sonrasında hayli tartışılır hale gelmiş bulunuyor; bu
bir vakıa. Ancak başlangıçta Batılılar tarafından dillendirilen, akabinde Batıcılar (Modernist Müslümanlar)
tarafından sürdürülen iddiaların, gerçeği ne ölçüde yansıttığını da bilmek durumundayız.
Esas meseleye geçmeden önce “usül” hakkında temel bir tesbit yapmamız gerekiyor. Batılılar tarafından (çok
eşlilik, kadının konumu, faiz yasağı, bazı cezaî müeyyideler… vb. konularda) İslâm’a yöneltilen eleştiriler
hakkında bazı müslümanların şu iki tavırdan birini takındığı görülüyor:
1. Özür dilemeci (tarihselci) tavır.
2. Görmezden gelici tavır.
Bu tavırlardan ilkini benimseyenlere hakim olan psikolojiyi şöyle ifade edebiliriz:
“Bu tenkitler son derece yerindedir. Dile getirilen hususlar geçmişte işlenmiştir. Ancak bizim İslâm anlayışımız
atalarımızınki gibi değil. Geçmişte İslâm yanlış anlaşılmış ve yanlış yaşanmıştır. Belki geçmişin şartları öyle
gerektirdiği için bazı hususlarda bugün kabul edilemeyecek bir tutum sergilenmiştir ve o şartlarda bu normal
olabilir. Ancak katılmadığımız yorumlara dayalı bu uygulama ve anlayışlar günümüzde asla benimsenemez,
onaylanamaz ve savunulamaz. Biz, atalarımızın geçmişte işlediği bu hatalardan uzağız ve onlar adına
dünyadan (Batılılar’dan) özür dileriz.”
İkinci grupta yer alanlar ise zikredilen hususlara, gündeme getirilmesi doğru olmayan birer “ar vesilesi” olarak
bakıyor. Bunlara göre:
“Evet, geçmişte bu gibi hükümler benimsenmiş ve icra edilmiştir; İslâm’ın emri ve hükmü de budur. Ancak
bunları bugün savunabilecek durumda değiliz. Zira dünya değişti, insanların anlayışı farklılaştı. En iyisi bu
türlü meseleleri hiç gündeme getirmemek.”
Kanaatimiz odur ki, her iki anlayış da Yüce Rabbimiz’in “Alîm” ve “Hakîm” ism-i şerifleri konusundaki idrak ve
yakîn eksikliğinden kaynaklanmaktadır. Allah Tealâ’nın, olmuş, olan ve olacak her şeyi bütün ayrıntılarıyla
bilmesi ve her işinde yüce şanına yaraşır binbir hikmet bulunması, bu iki ism-i şerifin ihata alanı hakkında
söylenebilecek en özet sözlerdir.
Madem ki “Alîm” ve “Hakîm” isimlerinin sahibi Allah Tealâ bu hükümlerin, gönderdiği son dinin çerçevesi
içinde kıyamete kadar baki kalmasını murad etmiştir; öyleyse bu hükümlerin hikmetleri üzerinde, çağın hakim
değer yargılarının ve menfi propagandaların etkisinden sıyrılarak düşünmenin yollarını bulmak zorundayız.
“İslâm ve Kölelik” başlığı altında yapılan menfi propagandaların kıymet-i harbiyesi konusunda da tavrımız bu
olmalıdır.
İddia şudur:
“Müslümanlar savaşta erkek, kadın ve çocukları köle olarak alır. Onlar üzerinde bir ‘mal’ gibi dilediği biçimde
tasarrufta bulunur; alır, satar. Kadınların cinselliklerinden dilediği gibi istifade eder. Bugün ellerine fırsat geçse
Ortaçağ’ın bu ‘insanlık dışı’ uygulamasını tekrar gündeme sokarlar. Müslümanlar için ‘köle avlamak’ hem bir
hak, hem de bir vazifedir…”
Bir kısım Batılılar meseleyi böyle ortaya koyarken Batı’yı kıble edinen sözümona bir kısım müslüman
aydınlar da, kölelik uygulaması hakkında yukarıda belirttiğimiz şekillerde davranmayı tercih eder.
Köleliğin tarihi
Kur’an, Hz. Yusuf a.s.’ın, kardeşleri tarafından kıskançlık sebebiyle kuyuya atıldıktan sonra, oradan geçen
kervancılar tarafından kuyudan çıkarıldığını ve Mısır’a götürülerek satıldığını haber vermektedir. (Yusuf, 20-
21) Hz. Yusuf a.s.’ın milattan binlerce yıl önce yaşadığı düşünüldüğünde kölelik uygulamasının tarihinin ne
kadar eski olduğu daha rahat anlaşılacaktır.
Kölelik sadece Ortadoğu denen coğrafyada değil, dünyanın hemen her tarafında binlerce yıl yaşatılmış bir
uygulamadır. Antik Yunan ve Roma kaynaklarını inceleyenler, kölelikle ilgili birçok belgeye rastlayacaklardır.
(Doç. Dr. Hasan Malay, Çağlar Boyu Kölelik, 14, vd.)
Aynı şekilde kadim Hint ve Çin uygarlıklarında, Sümerler’de, Akatlar’da, Babil ve Asur medeniyetlerinde de
kölelikle ilgili kurum ve uygulamalar mevcuttur. (Prof. Dr. Ahmet Akgündüz, Osmanlı’da Harem, 77, vd.)
Öyleyse şu husus kesin bir şekilde belirtilmelidir ki, kölelik İslâm’ın ortaya çıkardığı ve vücut verdiği bir kurum
değildir. Kur’an’ın inzal buyurulduğu dönemde kölelik yaygın bir şekilde fiilen mevcuttu. Aşağıda da
belirteceğimiz gibi, İslâm kölelikle ilgili son derece önemli çerçeveler getirmiş, köleliğin kaynaklarını
sınırlandırmış ve kölelik hukukunu hiçbir tarih ve coğrafyada görülmemiş bir mükemmellikte düzenlemiştir.
Köleleştirme yolları
Gerek İslâm öncesinde, gerekse İslâm geldikten sonra İslâm coğrafyası dışındaki yerlerde insanların
köleleştirilmesinin birkaç yolu vardı:
1. Savaşlar: Biraz sonra değineceğimiz gibi İslâm nazarında köleliğin tek meşru kaynağı savaştır. Buna
mukabil köle edinmek, İslâm öncesinde ve hatta İslâm geldiği zamanlarda doğulu ve batılı pek çok toplumda
savaşın belli başlı amaçlarından birisini oluşturuyordu.
Romalı ünlü hatip ve devlet adamı Çiçero, bir arkadaşına yazdığı mektupta şöyle diyordu: “Britanya seferinin
sonuçları sabırsızlıkla bekleniyor… Ama şimdi anlaşılıyor ki, adada gümüş madeni olduğuna ilişkin herhangi
bir belirti yok. Bu durumda tek umudumuz bolca köle toplamak…” (Doç. Dr. Hasan Malay, Çağlar Boyu
Kölelik, 19)
2. Korsanlık/Haydutluk: Köle ticaretinin bizzat devletler tarafından son derece kârlı bir iş olarak
yapılmasından cesaret alan korsan ve haydutlar, tarih boyunca diş geçirebildikleri yerlere saldırmış, malları
talan etmiş, insanları da köleleştirerek pazarlarda “köle tüccarı” edasıyla satmışlardır. Hatta başkalarına ait
köleleri çalıp sattıkları da sık rastlanan olaylardandır. Tırnak içine aldığımız “köle tüccarı” ifadesi bile, köle
alım-satımının müstakil bir ticari sektör oluşturduğunu anlatmak için tek başına yeterlidir.
3. Mahkeme kararları: Özellikle Roma İmparatorluğu döneminde hırsızlık, soygunculuk, kutsal değerlere
saygısızlık, kundakçılık, sahtekârlık… gibi suçlar mahkeme tarafından köleleştirilme ile cezalandırılabiliyordu.
Ancak bu cezaya çarptırılanların diğer kölelerden bir farkı vardı: Onların çocukları özgürlüklerini koruyordu.
4. Terk edilen ya da köle olarak satılan çocuklar: Roma kanunları, herhangi bir sebeple istenmeyen
çocukların satılmasına veya terk edilmesine izin veriyordu. Bu çocuklara “expositi” deniyordu. Bu çocukları
satın alanlar, onları büyüttükten sonra istedikleri gibi köle olarak kullanıyordu. Her ne kadar prensip olarak bu
çocukların, özgür ana-babadan doğduklarını ispatlamaları halinde özgürlüklerine kavuşma hakları var idiyse
de, bunun her zaman ve herkes için kolay bir iş olmayacağı açıktır.
5. Borç: Eski Yunan’da borcunu ödeyemeyen kimselerin, alacaklıları tarafından köleleştirilmesi söz
konusuydu. Aristoteles bu konuda şöyle demiştir: “… Bu olaylardan (Kylon suikastinden) sonra, asillerle
yoksul kitleler arasında uzun bir çatışma dönemi yaşandı. Bunun nedeni, devletin (birkaç kişinin elinde
olması anlamına gelen) oligarşik bir yapıya sahip oluşuydu. Bu sistemde fakirler, eşleri ve çocuklarıyla birlikte
zenginlerin kölesiydiler. (…) Altıdabir, fakir çiftçilerin toprak sahiplerine ödediği kirayı simgelemekteydi. Tüm
ülke ancak birkaç kişiye aitti. Eğer kirayı ödeyemezlerse çocuklarıyla birlikte başkalarına satılıyorlardı…”
(Doç. Dr. Hasan Malay, Çağlar Boyu Kölelik, 37)
6. Feodal sistem: Özellikle Avrupa’da yüzyıllar boyunca uygulanmış olan feodalite, insanların “yarı köle”
statüsünde tutulduğu, “gönüllü kölelik” olarak isimlendirilebilecek bir sistemin adıdır. Bu sistemde güçsüzler,
gerek devletin, gerekse başka güç sahiplerinin (büyükten küçüğe doğru sırasıyla senyör, baron, dük, kont,
şövalye…) baskısından korunup güven içinde yaşamak için birisine bağlanmak, daha doğrusu “bağımlı”
olarak yaşamak zorundaydı. Her zaman için ve her seviyede daha az güçlü olanın daha çok güçlü olana
bağımlı bulunmak zorunda kaldığı bu sistemde, çiftçilerden senyörlere kadar her kesim bir üsttekine bağımlı
idi. Bu yapının en tepesinde ise krallar vardı. (Marc Bloch, Feodal Toplum, 185, vd.)
İslâm köleliği niçin kaldırmadı?
Yukarıdan beri resmetmeye çalıştığımız manzaranın toplumsal, ekonomik ve kültürel hayata hakim olduğu
bir dönemde İslâm’ın köleliği tamamen yasaklayıcı bir hüküm getirmediğini görüyoruz. Bu noktada İslâm’ın
toptan kaldırdığı -mesela “faiz” gibi- cahilî uygulamalar cümlesinden olarak niçin köleliğe de son vermediği
sorusunun cevabı üzerinde biraz düşünelim.
Her şeyden önce mevcut uygulama, İslâm’ın, kaynaklarını teke indirdiği kölelik kurumunu kökten
kaldırmasına engel teşkil etmiştir. Şöyle ki:
Savaş sonucu esir alınan düşman hakkında şu uygulamalardan birisi veya birkaçı hayata geçirilebilir:
1. Öldürmek.
2. Karşılıksız serbest bırakmak.
3. Belli bir karşılık alarak serbest bırakmak.
4. Hapse atmak.
5. Köleleştirmek.
Bu uygulamalardan her birinin, zamana, yere ve duruma göre avantajları ve dezavantajları bulunduğunu
söyleyebiliriz. Makul ve meşru bir sebep yokken bunların birisini dayatmak ve zorunlu görmek mümkün ve
doğru değildir. Bununla birlikte, tek başına alındığında bu uygulamaların dezavantajlarını şöyle
belirleyebiliriz:
1 – Bu şıklardan ilki, yerine göre onbinlerce insanın öldürülmesi demek olacağından, bir anlamda “katliam”
demektir. Ayrıca böyle yapıldığında, esirler arasında bulunabilecek ve mesleği, sanatı, kabiliyeti ve
tecrübesiyle çeşitli alanlarda insanlığa faydalı olabilecek kimselerin üreteceği değerlerden insanlığın mahrum
bırakılması söz konusu olacaktır.
2 – İkinci seçenek hayata geçirildiğinde düşmanın güçlenmesine katkıda bulunulmuş olacak, böylece
görünüşte zaferle sonuçlanmış olsa da, yapılan savaş gerçek anlamda maksadına ulaşmış olmayacaktır.
Zira hem İslâm devleti savaş sebebiyle uğradığı maddi-manevi zararları yine kendisi üstlenmek zorunda
kalacak, hem de düşmana savaşarak tecrübe sahibi olmuş askerler hediye etmekle kendi geleceğini riske
atmış olacaktır.
3 – Üçüncü seçeneğe gelince, belli bir vergiye bağlamak, karşılıklı esir mübadelesi (değişimi) gibi tercihe
şayan durumlar olabileceği gibi, bunların söz konusu olmadığı durumlar da olabilir. Genellikle mağlup tarafın
zaten elinde mübadele edecek esir olmaz veya fidye verip esirleri kurtaracak maddi gücü bulunmaz. Bu
durumda bu çözüm şekli de tıkanmaktadır.
4 – Dördüncü seçenek, esirlerin ömür boyu devletin kesesinden bakılıp beslenmeleri anlamına gelir. Üstelik
bunun karşılığında ne İslâm devleti, ne de esirler bakımından elde edilecek hiçbir fayda da söz konusu
değildir.
Bu seçeneklerin birinin veya tamamının savaştan beklenen sonucu yeterince sağlayamaması veya şartların
gerektirmesi durumunda köleleştirme uygulaması devreye girer. Ancak burada İslâm’ın köleliğe bakışı ve
müslümanların köleleriyle ilişkilerini ayrı bir başlık altında ele almak gerekmektedir. Bunun için de önce
gayrimüslimlerin köle anlayışını ve kölelere reva gördüğü muamelelere göz atmamız gerekir.
Bir sonraki yazımızda bu başlıklar altında konuya devam edip, Batılılar karşısında ezilip-büzülmenin, suçlu
gibi davranmanın ne büyük bir cehalet olduğunu ele alacağız.
******************************
******************************
******************************
Şeriat hükümleri ve hikmetleri – KÖLE VE CARIYE – 2
2. Bölüm – İSLÂM VE KÖLELİK
Dr. Ebubekir Sifil Hoca
SEMERKAND – Eylül 2006
Kur’an ve Sünnet’in şekillendirdiği islâmî hayat içinde, kölelerin yetenek ve gayretleri ile mütenasip olarak en
yüksek toplumsal statüyü elde etmeleri için hiçbir engel mevcut olmamıştır. Özellikle İslâm’ın ilk asırlarında
ilim ve zühd hayatında öne çıkan isimlerin birçoğunu köle asıllı insanların teşkil etmesinin tek açıklaması
elbette budur.
“İslâm ve Kölelik” başlıklı, Ağustos sayısında ele aldığımız yazıda (NOT: Bu baslikta yer alan 1. bölümü
kastediyor hocamiz), kölelik konusunda İslâm’a yönelik eleştirilere özür dileyici bir tavırla karşılık veren
müslümanların yapmakta olduğu hataya işaret edilmiş; köleliğin kısa bir tarihi verilerek İslâm’ın köleliği neden
kaldırmadığı konusuna giriş yapılmıştı. Ancak konunun tam olarak anlaşılabilmesi için gayrimüslimlerin ve
müslümanların köleliğe bakışı ve köleleriyle ilişkilerinin bir mukayesesine ihtiyaç duyulmuştu. Bu yazıda konu
bu yönüyle ele alınarak tamamlanacaktır.
Fransa’da kölelik
Batılılar’ın Ortaçağ’ında Fransa’da yürürlükte olan “Loi Salique” kanunu, özgür vatandaşlarla köleler arasına
ciddi engeller koymuştu. Bu iki sınıf arasında evlilik kesinlikle mümkün değildir. Hür birisi köle bir kadınla
evlenmeye kalktığında kendisi de köle statüsüne geçiyordu.
Daha sonraki dönemlerde Fransa’da köleler hakkında “Karalar Kanunu” yürürlüğe kondu. Buna göre
efendisine karşı en küçük bir kabahat işleyen, koşulduğu ağır işlerden bezip kaçmaya kalkan yahut cüz’î bir
şey çalmak suretiyle hırsızlık yapan kölelere, kulaklarını kesmek ve vücutlarını dağlamaktan idama kadar
giden cezalar verilebiliyordu.
İngiltere’de kölelik
Tıpkı Fransa gibi İngiltere’de de bir “Karalar Kanunu” vardı. Bizzat İngiltere kraliçesi Elizabeth köle ticareti
yapıyordu. Bir seferinde 47 binden fazla köleyi Afrika’dan gemilerle getirtmişti. Kaçak kölelere verilen cezalar
İngiltere’de de tıpkı Fransa’da olduğu gibiydi.
Bundan daha önemlisi, “Sanayi Devrimi”nin başka herhangi bir ülkede değil, ilk defa İngiltere’de
gerçekleşmesinin temel saiklerinden birisini köle ticaretinin teşkil ettiği gerçeğidir. Söz gelimi İngiltere’nin
Liverpool limanında 1730 yılında 15 kayıtlı “köle gemisi” varken, bu rakam 1792’de 132’ye çıkmıştı.
1807 yılında köle ticaretini görünüşte yasaklayan İngilizler, “ekonomi ancak kölelerin sırtında gelişir”
anlayışıyla bu tarihten sonra da köle ticaretine devam ettiler. Üstelik yasaklananın “kölelik” değil, “köle
ticareti” olduğuna dikkat edilmelidir.
Amerika’da kölelik
400 yıl içinde 50 milyon civarında Kızılderili katletmek suretiyle tarihin belki de en büyük soykırım suçunu
işleyen Amerikalılar, işlerini gördürebilmek için kölelere ihtiyaç duydular ve Afrika’dan köle sevkiyatına
başladılar. Özel olarak bu iş için tasarlanmış gemilerle milyonlarca insan köleleştirilerek Amerika’ya
taşınmıştır. Sadece nakliye esnasında yolda hayatını kaybeden insan sayısının 20 milyon civarında olduğu
tahmin edilmektedir. Amerika’ya salimen ulaşabilenlerin sayısı hakkında 10 ilâ 30 milyon arasında rakamlar
telaffuz edilmektedir. Sylviane Diouf’un verdiği bilgiye göre bunlar arasında 3-4 milyon kadar müslüman
vardır. (Amerika’da Köle Müslümanlar/Servants of Allah)
Özetle Amerika’da ve Avrupa’da insanların hiçbir hak-hukuk söz konusu olmaksızın en acımasız
muamelelere tabi tutulduğu kölelik sistemi, para kazandırdığı ve kârlı bir ticaret alanı oluşturduğu sürece
devam etti. Ne zaman ki üretimde makineleşmeye gidilmeye başlandı; köle bulundurmanın ve çalıştırmanın
cazibesi kaybolmaya yüz tuttu. Köle de nihayet bir insandı; ihtiyaçları vardı, ailesi vardı, sağlık durumu
bozulabiliyordu. En iyimser durumda yaşlanıyor ve üretemez hale gelince toplumun sırtına “yük” olarak
kalıyordu. Oysa makineler öyle değildi. Makine kullanarak hem daha ucuz maliyetlerle, hem de daha kısa
zamanda daha fazla üretim yapmak mümkündü.
Fernand Braudel açıkça söylüyor: “Lafı gevelemeden, Avrupalılar tarafından yapılan zenci köle ticaretinin,
Amerika’nın artık bu kölelere acil ihtiyacının kalmadığı bir sırada sona erdiğini kabul edelim.”
İnsaflı gayrimüslimler
İslâm’da meşru savaş sonucunda düşmandan ele geçirilen esirlere nasıl muamele edileceği, devlet
başkanının yetkisine bırakılmıştır. Köleleştirme, yukarıda saydığımız seçeneklerden birisidir. Ancak İslâm’ın
köleliğe bakışı ile Batılı devletlerin köle anlayışı arasında isim benzerliği dışında neredeyse hiçbir ilişki yoktur.
Endonezya ve Cava’da 17 yıl devlet görevlisi olarak çalışmış, bir ara müslüman ismi alarak Mekke ve
Medine’ye de giderek bir süre kalmış bulunan ünlü Hollandalı müsteşrik (İslâm bilimcisi) Snouck Hurgronje,
Haremeyn izlenimlerini bilahare kayda geçirdiği eserinde şöyle diyor: “Avrupalılar, İslâm’da esaret (kölelik)
hakkında Amerika ile şarktaki (doğudaki) şartları birbirine karıştırmaktan dolayı hatalı hükümler vermişlerdir.
Bundan dolayı İngilizler’in esir (köle) ticaretini men için koydukları nizamlar hakkındaki sitayişler (övgüler)
pek yerinde değildir. (…) Bugünkü şartlar içinde onlar için esir (köle) olmak bir saadettir. Denemek için
kendilerine, benimle birlikte yurtlarına dönmelerini teklif ettiğim esirlerin (kölelerin) hemen hepsi, bu teklifimi,
ancak kendilerini tekrar Mekke’ye getirmem şartı ile kabul ediyorlardı.” (İslâm Ansiklopedisi, MEB, 1/113.)
Bir başka müsteşrik de şunları söyler: “Arabistan’da esirlerin (kölelerin) vaziyeti daima tahammül
edilemeyecek gibi değildir ve kendisi ekseriyetle mes’uttur. (…) Arabistan yaylalarında -ki oralarda yalnız hali
vakti yerinde olanlar esir (köle) sahibidir- hayır sahipleri azatlı köle ve cariyeler evlendirir ve kendi
mallarından onlara ya deve veya hurma ağacı gibi şeyler verirler. Bu Afrikalıların gönüllerinde esir (köle)
edildiklerinden dolayı hiçbir kin yoktur. (…) Allah onlara felaketlerinde lütfetmiştir. Onlar, “Bu, Allah’ın lütfudur.”
diyebilirler. (…) Esirlerin yeni vatanları onlara eskisinden daha güzel görünür. Orada onlar Allah’ın hür
kullarıdır. Orası onlar için daha yüksek bir medeniyet diyarıdır. Bu cihetle, esarete düştüklerinden dolayı
Allah’a şükrederler.” (İslâm Ansiklopedisi, MEB, 1/114)
Bunlar, dürüst gayrimüslimlerin İslâm diyarındaki kölelerin durumu hakkında pek çok benzerleri arasından
seçtiğimiz örneklerdir ve gerçeği yansıtmaktadırlar. Gustave Le Bon’un Arapça’ya Temeddünü’l-Arab adıyla
çevrilen eserinde konuyla ilgili pek çok ibretamiz belge ve bilgi mevcuttur.
Kur’an ve Sünnet’te Köleler
İslâm coğrafyasında köleliğin, Batılı insanın hayvanlarla aynı seviyede, hatta daha aşağı gördüğü “zincirli
yaratık” ile hiçbir ilgisinin bulunmaması son derece normaldir. Zira her şeyden önce bizim insan anlayışımız
buna uygun değildir.
Mesela Kur’an’da kölelere nasıl muamele edileceği konusunda şöyle buyurulur: “Allah’a kulluk edin, O’na bir
şeyi ortak koşmayın. Ana babaya, yakınlara, yetimlere, düşkünlere, yakın komşuya, uzak komşuya,
yanınızdaki arkadaşa, yolcuya ve elinizin altında bulunan kimselere (köle, cariye, hizmetçi ve benzerlerine)
iyilik edin.” (Nisa, 36)
Kur’an’ın vaz ettiği bu temel düstur, Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz’in davranış, beyan ve talimatlarında
somutlaşmış, müslümanın insan anlayışının pratik yansımasını oluşturmuştur. İlk eşi Hz. Hatice r.anha
validemizin satın alarak Efendimiz s.a.v.’e hediye ettiği -aynı zamanda ilk müslümanlardan olan- Hz. Zeyd
r.a, izini bulup kendisini “kurtarmak” için Mekke’ye gelen babasının eve dönme teklifini tereddütsüz
reddetmişti. Şüphesiz onun bu davranışının biricik sebebi Efendimiz s.a.v.’in kölelere nasıl davranılması
gerektiğini fiilî olarak ortaya koyan örnek davranışı olmuştur.
Köle sahiplerine, kendi yediklerinden kölelerine de yedirmelerini ve kendi giydiklerinden kölelerine de
giydirmelerini, kölelere güçlerinin üstünde iş yüklememelerini emir ve tavsiye buyuran (Buharî) Efendimiz
s.a.v., böylece aslında efendi-köle ayrımını fiilen ortadan kaldırmış oluyordu.
Yine Efendimiz s.a.v., kölesine kötü davranan kimsenin Cennet’e giremeyeceğini haber vermiş (İbn Mâce),
sahibi tarafından dövülen kölenin, bu davranışın kefareti olarak serbest bırakılacağını belirtmiştir. (Ebu
Davud)
Burada örnek olarak zikrettiğimiz ayet ve hadislerin oluşturduğu anlayışın İslâm toplumunda kölelere
sağladığı konum, aslında bir anlamda “evlatlık” statüsüdür. Bunun lafta kalmayıp, hayata en canlı ve somut
biçimde yansıdığını, yukarıda örnek kabilinden gözlemlerini aktardığımız insaflı gayrimüslimlerin şahitliği de
tescil etmektedir. İslâm toplumunda köle sahibi olmak kişinin maddi-manevi sorumluluğunu artıran bir husus
olduğu için Ahmet Cevdet Paşa’nın nefis tabiriyle “Müslümanlıkta köle almak, köle olmaktır.” (Tecrid-i Sarih
Tercümesi, 7/466) Bu söz, Batı’daki kölelik ile İslâm’daki kölelik arasında bulunan muazzam farkı son derece
çarpıcı biçimde ifade etmektedir.
Kur’an ve Sünnet’in şekillendirdiği islâmî hayat içinde kölelerin, yetenek ve gayretleri ile mütenasip olarak en
yüksek toplumsal statüyü elde etmeleri için hiçbir engel mevcut olmamıştır. Özellikle İslâm’ın ilk asırlarında
ilim ve zühd hayatında öne çıkan isimlerin birçoğunu (hatta yerine göre “çoğunluğunu”) köle asıllı insanların
teşkil etmesinin tek açıklaması elbette budur. Tarih, Rical ve Tabakât kitapları bu türden pek çok örnekle dolu
olduğundan, bu noktanın ayrıca örneklendirilmeye ihtiyacı yoktur.
İslâm Fıkhı’nda kölelik
Yukarıdan beri yaptığımız açıklamalardan da anlaşılacağı üzere İslâm’ın, geldiği dönemde bütün dünya
tarafından uygulamada tutulan bir kurumu tek taraflı ilga etmek suretiyle kendi geleceğini tehlikeye atmasını
beklemek safdillik olur. En azından “mütekabiliyet (karşılıklılık) ilkesi” gereği, muhatapları tarafından
yürürlükte tutulduğu sürece İslâm da kölelik kurumunu yürürlükte tutma hakkını müslümanlara tanımaktadır.
Ancak yine de köleliğin meşru savaş dışındaki kaynaklarını kurutmak suretiyle bu kurumun sınırlı bir yaşama
zemininde tutulmasını sağlamış bulunan İslâm Fıkhı’nda, kölelerin özgürlüklerine kavuşturulmasının önünü
açan pek çok hükmün mevcudiyeti de bir vakıadır. Konuyla ilgili hükümleri şöyle özetleyebiliriz:
1. Köleler, sahipleriyle “kitabet” anlaşması yaparak belli bir ücret mukabilinde özgürlüklerini satın alabilirler.
2. Ramazan orucunu cinsel ilişkiyle bozma, yeminini bozma gibi birçok durumda kefaret olarak kölesi
bulunanların köle azad etmesinin öngörülmesi.
3. Sahibinden çocuk doğuran (Ümmü’l-veled) cariyenin doğurduğu çocuğun hür kabul edilmesi; annesinin
satılmasının yasaklanması. Ümmü’l-veled cariyeler, çocuğunu doğurdukları sahipleri vefat edince
hürriyetlerine kavuşurlar.
4. Zekât fonundan, kölelerin özgürlüğüne kavuşturulması için özel bir ödenek ayrılması. (Muhammed Takî el-
Osmânî, Tekmiletu Fethi’l-Mülhim, 1/262 vd.)
Bunlar ve daha birçok hüküm hem kölelik kurumunun zeminini alabildiğine daraltmakta, hem de kölelere
özgürlüğün kapılarını tarihin hiçbir devrinde ve hiçbir millette görülmeyen oranda açmaktadır.
Esirlerin köleleştirilmesi, İslâm Fıkhı tarafından farz veya vacip gibi “gereklilik/zorunluluk” bildiren bir hüküm
olmayıp, diğer seçenekler yanında ve onlar gibi sadece “mübah”tır. Günümüzde olduğu gibi kölelik kurumu
dünyada ortadan kaldırıldıktan sonra İslâm’ın bunu tek taraflı olarak uygulaması söz konusu değildir.
(Muhammed Takî el-Osmânî, Tekmiletu Fethi’l-Mülhim, 1/272)
Şu halde İslâm’da kölelik kurumunun mevcudiyeti konusunda Batılılar ve Batıcılar tarafından dile getirilen
hususlar en hafif tabiriyle “iftira”dır ve Yüce Dinimiz bu iftiralardan berîdir.
******************************
******************************
******************************
Şeriat hükümleri ve hikmetleri – KÖLE VE CARIYE – 3 ve SON
3. Bölüm – CARIYE VE STATÜSÜ – Mehmed Paksu
Savaş sırasında düşman tarafından esir edilen kız ve kadınlar “cariye” olarak alınır. Hukuk itibariyle ganimet
sayıldıklarından İslâm devleti tarafından hizmetçiye ihtiyacı olan gazilere verilirdi. Azat edilmedikleri
müddetçe de, ticarî bir eşya gibi alınıp satılırdı. Artık o andan itibaren “cariye” ailenin bir parçası ve bir ferdi
olarak kabul edilir, ona göre muamele görürdü. Cariyenin sahibi olan “efendi” onu şahsî hizmetlerinde ve ev
işlerinde istihdam edebildiği gibi, isterse, ayrıca bir nikâh kıymaya ihtiyaç duymadan istifade edebilirdi. Bu
durum her ne kadar ilk anda garip karşılanacak olsa da, tarihî şartları içinde bu gayet normal ve tabii
karşılanırdı. Zâten ayrıca bu hususta Kur’ân’ın verdiği bir ruhsat da mevcuttur.
Mü’minûn Sûresinin 5 ve 6. âyetlerinde bu ruhsat şöyle ifade edilir:
“O mü’minler ki, ırzlarını korurlar; ancak hanımlarına ve sahip oldukları cariyelerine karşı münasebetleri
müstesnadır. Bunlarla olan münasebetlerinden dolayı kınanmazlar.”
Efendinin, cariyesinden cinsî yönden istifade etmesinin, cariyenin hesabına iki mühim hikmet ve faydası
vardır. Birincisi ve en mühimi, esir düşen ve sahipsiz kalan bu kadınların bu vesile ile ihmal edilmeleri
önlenmiş olur. Çünkü, aksi takdirde, cariyelerin fuhşa düşmeleri, zinaya girmeleri ihtimali kaçınılmaz olduğu
gibi, efendisinin evine de bağlı kalmış olur.
Diğer bir faydası, cariyenin efendisinden bir çocuğu olduğu takdirde “çocuğun annesi” mânâsına “ümmü’lveled”
sayılmaktadır. Cariyeden doğan bu çocuk hür kabul edilir. Çocuğun doğumu ile annesi de, efendisinin
ölümünden sonra mirasçılarına geçmeyip hürriyetine kavuşmaktadır. Çocuk olmasaydı, efendisi de azat
etmeseydi, diğer mallar gibi cariye de miras olarak kalacaktı.
Efendinin, cariyesi ile karı-koca olmaları da şart değildir. Efendi, onu sadece bir hizmetçi olarak istihdam
edebilmektedir. Ayrıca, cariyenin kocası esirler arasında ise, eşlerin nikâhları devam edeceğinden, efendinin
bu cariye ile münasebette bulunması caiz değildir. Hattâ erkek başka birisinin, kadın da bir başkasının
yanında köle ise, yine efendi, yanında bulunan bu kadın köleden cinsî yönden faydalanamaz. (Istılâhat-ı
Fıkhiyye Kamusu, 3:402.)
Bu meselelerle birlikte, Kur’ân-ı Kerim, erkek ve kadın kölelerin birbirleriyle evlendirilmesini de teşvik etmiştir.
Nur Sûresinin 32. ayetinde meâlen şöyle buyurulur:
“Bir de içinizden bekârları ve kölelerinizle cariyelerinizden sâlih olanları evlendiriniz. Eğer fakir iseler, Allah
onları kendi lütfundan zengin eder.”
Böylece kölelerin kendi aralarında bir nevi eşitlik sağlanmış olur. Her vesile ile kölenin hürriyetine
kavuşturulmasını tavsiye eden dinimiz, cariyenin de nikahlanarak ev hanımı yapılmasını teşvik etmiştir. Bir
hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz bu hususu şöyle ifade ederler:
“Sizden cariyesi olan biriniz onu en güzel bir şekilde terbiye eder, yetiştirir de sonra azat edip onunla
evlenirse, onun için iki sevap vardır.”
(Buharı, Itk: 15.)
Bu açıklamalar göz önüne alınırsa, İslâmın köle ve cariyeleri ne kadar himaye ettiği, onların haklarını
koruduğu açıkça görülecektir. Cariye sadece “kadınlığından” istifade edilen bir insan olarak da
görülmemektedir. O aynı zamanda evin bir ferdi, ailenin bir parçasıdır. Ailenin, hanımından sonra evin en
sorumlu kadınıdır.(Kadir Çandarlıoğlu Belgelerle Gerçek Tarih)

 

Share.

About Author

1 Yorum

Leave A Reply

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.