Dâru’l-islâm 

0

Dâru’l-islâm

Dâru’l-İslâm, terkip olarak İslâmî hükümlerin tam manasıyla uygulandığı ve başında emîrin-halifenin bulunduğu devlet; yani İslâm yurdu / ülkesi demektir

Dâr, lügatte ev, bina, belde, yurt, ülke manalarında kullanılır.

Fıkıh Istılâhında “dâr”, bir idarecinin hâkimiyeti altında bulunan ülke manasındadır. Ancak İslâm fıkıh âlimleri bu ülkenin mahiyetini belirlerken en önemli âmil olarak memleketin başında bulunan idareci ile idare tarzını göz önüne almışlardır.

Bir devletteki idare ve hâkimiyet tarzı, o memleketin Müslüman bir ülke olup olmadığını belirlemektedir. İslâmî açıdan bunu incelerken bu noktadan hareket edilmesi gerekiyor.

Kur’ân-ı Kerim’de dâru’l-İslâm ve dâru’l-harp tabirleri sarahaten geçmemektedir. Sünnet’te ise, “Dâru’l-harp’te hadler uygulanmaz” ve “Dâru’l harp’te Müslüman ve harbî arasında faiz (muamelesinin hükmü) yoktur” hadislerinde dâru’l-harp ifadesi geçmektedir. [İbn Kudâme, el-Muğnî, Riyad, 1981, IV, 45-46] “Dâru’l-İslâm” terkibi ise daha sonraları müçtehitler tarafından, “dâru’l-harb”e  mukabil bir tabir olarak kullanılmıştır.

İslâm devletinin sınırları genişleyip daha geniş coğrafyalara yayılarak çok değişik devlet ve idarelerle karşılaşılınca, ister istemez İslâm devletinin vaziyetini ve hukukî statüsünü ismen diğerlerinden ayırmak icap etti. Onun için fakihler, dâru’l-İslâm’ı tarif ederken;

1) İslâm hukukunun açıkça uygulandığı ve Müslümanların İslâmî hükümleri uygulama imkânını bulabildikleri,

2) Müslümanların idare ve hâkimiyetleri altında bulunan,

3) Müslümanların devlet başkanının idaresini sürdürdüğü yerlere dâru’l-İslâm; buna mukabil kâfirlerin devlet başkanlarının emir ve yönetiminin yürürlükte olduğu yere ise dâru’l-harp demişlerdir. [Özel, Ahmed, İslâm Hukukunda Ülke Kavramı, İstanbul 1982, 76]

***

Her yer Allah’ın mülküdür

“Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır.” [Zümer suresi, 6; Fâtır suresi, 13] Yeryüzünün asıl sahipleri, varisleri ise Allah’ın salih kulları olan Müslümanlardır.

“Allah sizden, iman edip iyi amel işleyenlere, ‘Onlardan öncekileri nasıl hükümrân kıldıysa, onları da yeryüzünde hükümrân kılacak ve kendileri için seçip beğendiği dinlerini kendilerine sağlamlaştıracak ve korkularının ardından kendilerini (tam) bir emniyete erdirecektir.” (diye) va’detti.” [Nûr suresi, 55] ve:

“Andolsun Tevrat’tan sonra Zebur’da da, ‘Yeryüzüne mutlaka iyi kullarım vâris olacak (bu yer onların eline geçecek) diye yazmıştık.” [Enbiyâ suresi, 105]

Bu âyetler muvacehesinde Cenâb-ı Hak, yeryüzünün tamamına sahip olma hakkını mü’minlere tanımıştır. Ancak bu şekilde i’lâ-yi kelimetullah uğrunda cihaddan geri kalmadıkları sürece yeryüzünün tamamı onlara vatan olabilir. Bu hakkı elde etmeyi de Allah Teala, Müslümanlara bir vazife olarak yüklemiştir:

“ Ey iman edenler, önce yakın çevrenizdeki kâfirlerle savaşın ki, sizde bir sertlik (güç ve kuvvet) olduğunu görsünler. Ve iyi bilin ki, Allah müttakilerle beraberdir.” [Tevbe suresi, 123]

“Fitneden eser kalmayıncaya ve din tamamen Allah’ın oluncaya kadar (o müşriklerle) savaşın, eğer (savaştan ve küfürden) vazgeçerlerse artık zalimlerden başkasına düşmanlık yoktur.” [el-Bakara suresi, 191]

Bu nass’lara göre, yeryüzünün hâkimiyeti yalnız ve yalnız Allah’a mahsustur. Hiçbir ferd, hiçbir aile, hiçbir hânedan ve hiçbir meclis veya parti ve hâkimiyeti ele geçiremez. Bu hâkimiyet Allah’ın dışında bir otoriteye verildiği takdirde mutlaka yeryüzünde fitne başlar. Çünkü yeryüzünün hâkimiyetini ele geçiren kişi veya zümre, bu otoriteyi kendi lehlerine ve diğer insanların aleyhlerine kullanacaklardır. Böyle bir durumda da fitne ve zulüm kaçınılmazdır. İşte yeryüzü hâkimiyeti Allah’a, onun ahkâmına verilmedikçe fitne var demektir. Şayet yeryüzünde Allah’ın emirleri uygulanmaya konursa, o zaman fitne kalkmış ve din yalnız Allah’ın olmuştur denebilir. İslâm’ın yeryüzünde uygulanması adaletin ve emniyetin sağlanması demektir.

Cenâb-ı Hak bu hususta bize bir vaatte bulunmuştur. Bunun için geleceğe hep ümitle bakıyor ve bunun tahakkukunu bekliyoruz: “O, Rasûlünü hidâyetle ve hak dinle gönderdi ki, (Allah’a) ortak koşanlar hoşlanmasa da o (hak di)ni bütün din(ler)in üstüne çıkarsın.” [Tevbe suresi, 33]

İşte bu âyete baktığımızda, İslâm’ın ve Allah’ın hâkimiyetinin bütün yeryüzünü kuşatacağı ve İslâm şeriatının her tarafta söz sahibi olacağı görülmektedir. İşte o zaman yeryüzünün tamamı Müslümanların vatanı, yani dâru’l-İslâm olacak ve ancak bununla Müslümanlar tam bir emniyet ve huzura kavuşabileceklerdir.

Bu duruma göre dünya, “dâru’l-İslâm” ve “dâru’l-harp” diye ikiye ayrılmaktadır. Dâru’l-İslâm adını alan yerlerin gerçekten dâru’l-İslâm olabilmesi için orada İslâm hukukunun eksiksiz olarak uygulanması gerekmekte… Burada tek ölçü yönetim şeklidir. İslâm’ın getirdiği vahiy nizamının bütün hükümleriyle uygulandığı yer dâru’l-İslâm’dır. Buna göre dâru’l İslâm’da oturan insanlar ister Müslüman olsun ister olmasın, neticeye müessir değildir. İslâm devlet başkanının otoritesinin geçerli olup da Kur’ân hükümlerinin uygulandığı coğrafya üzerinde yaşayan insanlar, Müslüman değil de kitabî olsalar bile yine orası dâru’l-İslâm sayılır.

***

Şafiîlere göre ise dâru’l-İslâm, Müslümanların ikâmet ettikleri yerler ile Müslümanların fethedip gayrimüslim olan sakinlerinin cizye vererek oturdukları yerlerdir. Ayrıca önceleri Müslümanların oturdukları, ancak daha sonra kâfirlerin hâkimiyetleri altına giren yerler de dâru’l-İslâm’dır. Buna göre, İslâm’ın ve Müslümanların bir defa ele geçirip bir müddet dahi olsa hâkimiyetlerinde bulundurdukları yerler dâru’l-İslâm’dır. Müslümanların hiçbir zaman hâkimiyetlerine girmemiş yerler ise dâru’l-harp’tir. [Bilmen, Ö. N., Hukuk-ı İslâmiye Kamusu, III, 369-371]

Bundan maksat, Müslümanların elinden çıkıp kâfir yönetimlerin hâkimiyetleri altına alınan ve kâfirler tarafından işgal edilmiş olan yerleri tekrar İslâm’ın hâkimiyet alanına almaktır. Şafiîler, eskiden Müslümanların olan ülkelerin yeniden fethedilmesi hususunda, oraların dâru’l-İslâm olmaktan çıkmadıklarını ve bunların mutlaka tekrar geri alınmaları gerektiğini ifade etmişlerdir.

Dâru’l-İslâm’da “Hüküm, Allah’tan başkasının değildir.” [Yusuf suresi, 40], Teşri’ hakkı ne bir hükümdarın, ne bir âilenin, ne bir zümrenin, ne de bir meclisin elindedir. Teşri’ sadece Allah’ın hakkıdır. Vahy-i gayr-i metlûvv olan Sünnet de, aynı zamanda bir teşrî’dir. Rasûlullah Efendimizin (s.a.v.) uygulamaları da Kur’ânî nassları açıklayan teşrî’lerdir.

İslâm hukuk âlimlerinin yaptıkları bu tariflere göre bir coğrafyanın siyasî, iktisadî / ekonomik, idarî ve hukuk nizamı Îslâmî esaslara göre düzenlendiği takdirde orası dâru’l-İslâm’dır. Böyle bir yerde “yasama (kanun yapma işi, teşri’), yürütme (icra, kanunların tatbik edilmesi) ve yargı (kaza, hüküm verme, muhakeme etme)” yetkileri Müslümanların elinde olmalı ve herşey Allah Teala’nın emrettiği esaslar dahilinde yürütülmelidir. Dâru’l-harp ise, İslâm’ın ve Müslümanların yasama, yürütme ve yargı yetkilerinin asla söz konusu edilmediği yerdir.

Dâru’l-İslâm’da teşri’ (yasama)

İslâm’a göre kanun koyma yani teşrî (yasama) yetkisi, yalnız Allah’ın elinde ve insiyatifindedir. Teşri’ hakkı ne bir hükümdara ne bir aileye, ne bir zümreye ne de bir meclise verilemez. Teşrî’, sadece Allah’ın hakkıdır. Bu yasama hakkının Allah’tan alınıp da O’nun dışında başka bir otoriteye devredildiği bir ülke dâru’l-İslâm olamaz. Çünkü böyle bir yerde insanların yönetimini sağlayan en mühim otorite olan teşri’, Allah’tan başkası tarafından gaspedilmiştir. Bu sebeple orası artık Müslümanların hâkimiyeti altında değildir. Dolayısıyla orası dâru’l-İslâm olamaz.

Dâru’l-İslâm’da İcra (Yürütme)

Bir devlet veya toprak parçasının Müslüman bir iktidar tarafından İslâmî esaslara göre idare edillmesi / ilahi ahkâmın icrası halinde burası dâru’l-İslâm olur. Aksi takdirde, bir devlet veya ülke, İslâm’ı, bir din ve bir akide olarak kabul etmeyen hükümetler tarafından gayr-i İslâmî esaslarla yönetilmesi halinde, orası dâru’l-İslâm olamaz.

Dâru’l-İslâm’da kaza / muhakeme (yargı)

İslâm cemiyetinde, insanlar arasında meydana gelecek anlaşmazlıklarda hakem, Allah ve Rasûlüdür.

“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Peygambere de itaat edin ve sizden olan emir sahibine de itaat edin. Eğer herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz; Allah’a ve ahiret gününe gerçekten inanıyorsanız, onu Allah ve Rasulüne arz edin (onları hakem yapıp hükümlerine uyun). Bu, daha iyidir ve sonuç bakımından da daha güzeldir.” [Nisâ suresi, 59] İlâhî emir icabı, Müslüman olsun veya olmasın, İslâm devletinin vatandaşları arasında meydana gelen ve muhakemeyi / yargılamayı gerektiren anlaşmazlıklarda İslâm hukuku uygulanır. Vatandaşların gerek birbirleriyle ve gerekse devletle olan münasebetlerinde İslâm hukukuna göre muhakeme olundukları ve muhakemede yalnız ve yalnız İslâm hukukunun geçerli olduğu yer, dâru’l-İslâm’dır.

***

Dâru’l-İslâm’ın dâru’l-harb’e dönüşmesi

İslâm devletinin ayakta durabilmesi ve hakiki manada “İslâmî devlet” olma vasfını taşıyabilmesi için, belirli bir toprağının, ona bağlı halkının ve siyasî iktidarının olması gerekir. Bu üç özellikten biri olmadığı takdirde İslâmî devlet olma vasfını kaybeder. Muayyen bir toprağı ve sınırları belirlenmiş bir ülkesi olmadıkça İslâm devleti adını alamaz. Devletin, İslâm’ın devlet şeklini kabul eden sâkinleri olmalı ve bu sâkinlerin siyasî otoriteyi tanımaları, devletin de sâkinlerini iç ve dış düşmanlarına karşı koruma imkânı bulunmalıdır. İslâm hukukuna göre bir ülkenin İslâmî ülke olmaktan çıkması, ancak ülke topraklarının bir parçasının düşman işgaline uğraması; İslâm devletinin tamamının veya bir bölgesinin irtidat etmesi yahut zimmîlerin, bulundukları bölgede isyan edip İslâm devletinin otoritesini kabul etmemeleriyle olur. [Bilmen, Ö.N., a.g.e., III, 370; Özel, Ahmed, a.g.e., 96-97]

Bu gibi durumlarda İslâm devletinin siyasî iktidarının sona erip yerine Allah’ın hâkimiyetini / otoritesini tanımayan kimselerin hâkimiyeti ellerine geçirmesi ve beşerî hükümlerle hükmetmesiyle ülke, dâru’l-harb’e dönüşür. Küfür ahkâmının yürürlükte olması, bunun açık ve yaygın olması Müslüman kadılarının hiçbir fonksiyon icra etmemeleriyle orası dâru’l-harp olur. Bu görüşün sahipleri olan İmam Ebu Yusuf ve İmam Muhammed’e (rahımehumallah) göre; İslâmî hükümlerin uygulandığı bölgeye ihtilâfsızca dâru’l-İslâm dendiğine göre, küfür hükümlerinin uygulanıp İslâmî hükümlere son verildiği bölgeye de darü’l-harp adı verilmelidir ve bunun dışında bir şarta gerek yoktur. İmam Ahmed b. Hanbel ve İmam Mâlik (rahımehumallah) de bu hususta aynı görüştedirler. [Özel, Ahmed, a.g.e., 9 vd.] Gerçekten mahiyet açısından bu iki ülke arasını ayıran ve her birine ayrı özellik ve isim veren ölçüler, yönetim ve hükümet şeklidir. Bir ülkenin, İslâmî veya gayr-i İslâmî oluşunun tek delili, orada İslâm’ın mı yoksa küfrün mü otoritesinin sözkonusu olduğudur.

İslâm âlimlerinin bazıları ise; “ülke, İslâmî hükümlerin uygulanmasıyla dâru’l-İslâm olduğuna göre, orada İslâmî ahkâm ve eserlerden bir şeyler olduğu müddetçe orası dâru’l-İslâm’dır. Hatta Müslümanlar dâru’l-İslâm’daki siyâsî otoritelerini kaybetseler bile İslâm ahkâmından bir eser kaldığı müddetçe orası dâru’l-harb’e dönüşmez” görüşünü savunmuşlardır. Onlara göre ancak daha evvel dâru’l-İslâm olup da sonraları isyan veya irtidat etmekle İslâm’dan uzaklaşırsa ve bu bölge dâru’l-harb’e bitişik olursa orası dâru’l-İslâm olmaktan çıkıp dâru’l harb olur.

İmam-ı Azam Ebû Hanife’nin (rh.) diğer bir görüşüne göre de, bir ülkenin İslâm veya küfür ülkesi olması bizzat İslâm veya küfrün kendisinin hâkim olmasıyla ilgili değildir. Burada, “emniyet” ve “korku” sözkonusudur. Eğer bir yerde mutlak manasıyla Müslümanlar güven içinde, kafirler de korku içinde iseler, orası dâru’l-İslâm’dır. Ama durum bunun tersine ise, yani Müslümanlar inanç ve ibadetlerini Allah’ın emrettiği şekilde icra etmekten korkuyorlarsa, orası dâru’l-harp’tir. Aynı şekilde, bu emniyet o bölgenin dâru’l harb’e bitişik olmasıyla ortadan kalkar ve o bölgede Müslüman kimseler yaşasa bile orası dâru’l-harp’tir.

Şâfiî fakihlere göre ise, bir ülke Müslümanların eline geçer ve orası kısa bir müddet de olsa Müslümanların otoritesi altına girerse, orası artık ebediyyen Müslümanlarındır ve sonuna kadar dâru’l-İslâm kalacaktır. Bu ictihâdî görüşle Şafiîler, meseleye ayrı bir noktadan bakmaktadırlar. Müslümanların olan yerler, düşman tarafından işgal edilse bile, orasının yine dâru’l-İslâm olduğu ve buraların tekrar küfür otoritesinden kurtarılmaları gerektiği ileri sürülür. Ayrıca kâfir-düşman kuvvetlerinin Müslümanların mallarını ve ülkesini işgal ettiklerinden dolayı aralarında harp ortamı doğmuş demektir. Dâru’l-İslâm’ı tekrar geri almak ve düşman istilâsından kurtarmak için onlarla savaşmak vacip-farz olmuş oluyor. Bu görüş, cihad anlayışını sürekli ve zinde tutmaktadır.

Şâfiîlerin dışında kalanların görüşleri, Müslümanların otoritesinin olmadığı yere dâru’l-İslâm denmeyeceği anlayışıdır ve ahkâm da ona göre uygulanır. Şâfiîlerin görüşü ise, İslâm ülkesini istilâ eden küfür kuvvetleriyle mücadele ve muharebe etme şuurunu Müslümanlarda devamlı canli tutmayı hedeflemektedir.

Dâru’l-İslâm’ın dâru’l-harb’e dönüşmesi ile bu bölge, İslâm devletinin otoritesinden çıkmış ve kâfir bir yönetimin altına girmiş demektir. Düşman istilâsına uğramış bir bölgeyi kurtarmak için yapılacak bir savaşta, normal şartlarda İslâm harp hukuku uygulanır. Şayet bu bölge düşman istilâsına değil de bir iç ayaklanma ile mürtedlerin istilâsına uğramışsa; fukaha arasında, statüsünde ufak tefek değişikliklerin olması sözkonusu edilmişse de netice itibariyle orası dâru’l harp’tir. Çünkü orada İslâm ahkâmı değil de, küfür hükümleri uygulanmakta ve İslâmî hükümlere hayat hakkı tanınmamaktadır. Dâru’r-ridde ile savaşılıp orası tekrar ele geçirildiğinde, İslâm’a dönenler hürdürler. Dönmeyenler esir alınamaz, hemen öldürülür. Malları yeni fethedilen dâru’l-harp gibi muamele görür; Humus’u (beşte biri), Beytü’l-Mal’e aktarılıp geri kalanı muhariplere dağıtılır. Dâru’r-ridde ile asla sulh yapılmaz, savaş yapılır. Ancak daru’l-harp ehli ile sulh yapılabilir. [el-Mâverdî, Ahkâmü’s-Sultaniyye, (Terc. Ali Şafak), İstanbul, 1976, 63 vd.]

***

Dâru’l-harp

Dâru’l-harp; terkip olarak harp yurdu, küfür memleketi-ülkesi, harp-savaş alanı manasınadır.

Fıkıh ıstılâhındaki manası; İslâm’ın siyasî gücünün, iktidar ve otoritesinin dışında kalmış, idare tarzı ve yürürlükteki kanunları İslâm hukukuna dayanmayan memleket / devlet demektir.

Umumi manada İslâm hukukunda, kâfir ve İslâm düşmanı idarecilerin hâkimiyet ve yönetimleri altındaki toprakları anlatmada kullanılır.

Bu tabir, Kur’an-ı Kerim’de sarahaten zikredilmemekle beraber hadis-i şeriflerde geçmektedir. Nitekim Rasûlullah Efendimizin (s.a.v.), “Dâru’l-harp’te hadler tatbik edilmez”, “Dâru’l-harpte Müslümanla harbî arasında faiz (muamelesinin hükmü) yoktur” [Zeylaî, Nasbu’r-Râye, IV, 44; İbn Hümâm, Fethu’1-Kadîr, VIII, 39] buyurduğu rivayet edilmiştir. Bu hadisler Sahîhayn’da ve Sünen’lerde geçmemektedir. Hanefîler bunları delil kabul ederken, diğer mezhepler delil olarak almamışlardır.

İslâm fakihleri, memleketleri / ülkeleri, İslâmî hükümlerin uygulanıp uygulanmamasına göre tasnif etmişlerdir. Dâru’l harp’te ikamet edenlere ekseriyetle harbî denir. Harbîler, dâru’l-İslâm idaresi ile bir emân anlaşması yapmadıkları müddetçe, kanları ve malları mubah sayılır. Kâfir bir insanın malının ve canının masun (korunma altında) olabilmesi için Müslüman olması veya İslâm devleti ile anlaşma yapmış olması gerekir.

Bir harbî gizlice ve emân dilemeden dâru’l-İslâm’a girip de yakalandığında kanı ve malı mubah sayılır. Darü’l harp’te Müslüman olan bir kimsenin ise hicret etmeden evvel, bulunduğu bölge fethedildiğinde, elindeki mallar kendisine kalır; ancak, gayr-i menkul malları ganimet hükmündedir. [el-Mâverdî, el-Ahkâmu’s-Sultâniyye (Terc. Ali Şafak), İstanbul 1976, 57 vd.]

Dâru’l-harp’te ikamet edip İslâm ülkesine gelmemiş olan Müslümânlar, İslâm devletinde yaşayan bir fert gibi görülürdü. Dâru’l-İslâm’a hicret etmek istediğinde engellenmezdi. İmam-ı Azam’a (rh.) göre sadece Müslüman olmakla masun sayılmıyor; İslâm devletinin otoritesine girmekle can ve malını emniyete alabiliyordu. Bir Müslüman, Dâru’l-harp’te işlediği suçlarından dolayı cezaya çarptırılamaz. Çünkü İslâm devletinin otoritesi oralarda geçerli değildir. Dünyada hadd cezası verilmemesine rağmen, o suçların cezası Allah’a aittir. [Udeh, Abdulkadir, İslâm Ceza Hukuku ve Beşeri Hukuk, çev. A. Nuri, İstanbul 1976, I, 520] Ancak bu hususlarda çeşitli içtihatlar vardır. Meselâ İmâm Şâfiî’ye (rh.) göre, “Dâru’l-İslâm’da helâl olan şey Dâru’l-harp’te de helâldir; haram olan orda da haramdır. Bir suçun Dâru’l-harp’te işlenmesi cezayı düşürmez.” [es-Serahsî, el-Mebsut, IX, 100; İmâm Şâfiî, el-Ümm, VII, 322]

İmâm-ı A’zam hazretleri ise, “Dâru’l-harb’te haddler tatbik edilmiz” hadisine göre amel etmiştir. Dâru’l-harp’te bulunan askerlerden biri haddi gerektiren bir suç işlese, İmam Ebu Hanîfe’ye (rh.) göre oradaki kumandanın haddi uygulama yetkisi olamaz; ancak dâru’l-İslâm’a dönülünce devlet başkanı veya kadı’nın vereceği hüküm geçerli olur. İmâm Mâlik ve İmâm Şâfiî (rahımehumallah) ise haddin hemen uygulanabileceği içtihadında bulunmuşlardır. [İbn Kudame, el-Muğnî, IV, 46]

Bir Müslümanın Darü’l-harp’te bulduğu define kendisine aittir. Ancak İslâm devleti adına Dâru’l-harb’e girmiş bir hey’et veya askerî birlik bir define bulacak olursa, bunun humus’u (beşte biri) Beytü’l-Mâl’e aittir. [Bilmen, Ö.N., Hukuk-ı İslâmiyye Kamusu, IV, 103]

İslâmî hükümler kesin nass ile sabit ise, bunlar hakkında ihtilaf sözkonusu değildir. Cumhur-ı fukaha’ya göre Müslümanların dâru’l-harp’te harbîlerle veya kendi aralarında faizle alış-veriş yapmaları haramdır. Faiz, kesin nass ile haram kılınmıştır. İmam-ı Azam Ebu Hanife ile İmam Muhammed (rahımehumallah) bu mevzuda dâru’l-harp’te Müslüman ile harbî arasında faiz muamelesini caiz görerek Cumhur’dan ayrılırlar. Onlara göre, faizi Müslümanlar almalıdır; ama harbîye faiz verilmemesi gerekir, haramdır. [İbn Âbidîn, Bulak 1272, IV, 188] Bununla beraber, Müslümanların takvayı-ihtiyatı tercih edip kaçınmaları evlâdır. Cumhur, “Dâru’l-harp’te Müslüman ile harbî arasında faiz yoktur” hadisini delil almaz. Onlar, böyle mürsel ve garib derecesinde bir hadisle amel edilemeyeceğini söylemişlerdir. Harbî’nin malı ancak ganimet yoluyla helâl olup, fasit alış-veriş akidleri yolu ile helâl olmaz. [İbn Kudame, a.g.e., IV, 46]

Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Ey iman edenler, mü’min kadınlar muhâcir olarak geldikleri zaman onları imtihan edin (sınayın). Allah onların imanını daha iyi bilir. Fakat siz de mü’min kadınlar olduklarına bilgi edinirseniz onları kâfirlere döndürmeyin. Bunlar onlara helâl değildir. Onlar da bunlara helâl olmazlar…” [Mümtehıne suresi, 10] Bu ayetten nikâh akdinin bozulmasında ülke ayrılığı değil de din ayrılığının tesirli olduğu anlaşılmaktadır. Hanefîlere göre ise, karı veya kocadan birisi dâru’l-harp’ten dâru’l-İslâm’a Müslüman veya zimmî olarak hicret edecek olursa, aralarında nikah ayrılığı sözkonusu olur.

İslâm’ın önemli bir ibadeti ve vazgeçilmez bir umdesi / prensibi olan Cuma namazı mevzuunda Hanefî fukahası, “Cuma namazı ülû’l-emr’in iznine bağlıdır” der. İzin, Cuma’nın edasının şartlarından sayılmıştır. Ülû’l emr’in bulunmaması halinde Cuma namazı farz değildir. Dâru’l-harp’te Cuma namazının kılınıp kılınmayacağı hususunda diğer mezheplerin görüşü, “Cuma’nın hiçbir surette terkedilemeyeceği” yönündedir. Zira bu, Kur’anî bir nass ile sabittir. Diğer taraftan Hanefîler, ülû’l-emr’in bulunmaması halinde, Müslümanların, aralarından birini tayin ederek Cuma kılabileceklerini de söylerler. [Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, VII, 4983 vd.]

Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Nefislerine yazık eden kimselere canlarını alırken melekler, ‘Ne işte idiniz?’ dediler. (Bunlar), ‘Biz, yeryüzünde âciz düşürülmüştük’ diye cevap verdiler. Melekler dediler ki: ‘Peki Allah’ın arzı geniş değil miydi ki onda göç edip İslâm’ı rahatça yaşayabileceğiniz bir yere hicret edeydiniz.’ İşte onların durağı Cehennem’dir, ne kötü bir gidiş yeridir.” [Nisa suresi, 97]

Bu ayetten anlaşıldığına göre Müslümanın öz yurdu, İslâm’ın yaşandığı ve Allah’ın hükümlerinin hâkim olduğu dâru’l-İslâm’dır. Müslüman, dâru’l harp’te küfrün zulmü ve işkenceleri altında sıkıntılı bir hayat sürüyor, dininin emirlerini yerine getiremiyor, farzlarını ifa edemiyor ve kendisinin veya neslinin küfre girmesi için zorlanıyor ya da zorlanmaktan korkuyorsa, böyle bir yerden hicret etmesi farzdır: Bu umumi hükme göre Hanefiler hangi durumda olursa olsun, bir Müslümanın mutlaka dâru’l-harp’ten dâru’l-İslâm’a hicret, etmesinin farz olduğunu söylerken; Şâfiîler, Müslüman, bulunduğu yerde açıkça dinini yaşayabiliyor ve tebliğini yapabiliyorsa, orada kalmasının gerektiğini ifade etmişlerdir. [Said Havva, İslâm, I, 309]

Ancak yeryüzünün muhtelif diyarlarında, küfür ülkelerinde yaşayan Müslümanların hicret edebilecekleri bir dâru’l-İslâm mevcut değil ise… veya mevcut olsa bile Halife bunların hicretlerine gerek görmeyip orada kalmalarını isterse… artık, bulundukları bölgelerde İslâm’ı hâkim kılmak için gerekli çalışmaları yapmak, onların mühim bir vazifesi olacaktır. Çünkü Müslümanların İslâm devletini kurmaları, toprakları İslâmîleştirmeleri, zâlim ve kâfir idarecilerle mücadele etmeleri, yeryüzünde fitne ve zulüm kalmayıncaya kadar gayret sarfetmeleri farz-ı ayndır. Bu görüşleri müdafaa eden İslâm fukahası, Mekke’de kâfirlerin zulmüne uğrayan Müslümanların gidecekleri bir dâru’l-İslâm’ın olmadığını belirtmektedirler. Necaşî’nin ülkesi Habeşistan’a veya Medine’ye yapılan hicrette Rasûlullah’ın (s.a.v.) emri belirleyici olmuştur. Bu da Müslümanların yaşadıkları bir dâru’l-harp’ten daha rahat bir şekilde İslâm’ı yaşayabilecekleri bir başka dâru’l-harb’e hicret etmeleri hususunda yol gösterici bir sünnettir. Kur’ân-ı Kerim’deki âyetlerden birtakım belirleyici mahiyetler tespit etmekle, bir ülkenin nasıl dâru’l-harp olabildiğini ortaya koyabiliriz. Ülkenin zalim idarecileri, mazlumları-ezilmişleri baskı ve zulüm altına alır, gayrimüslimler her fırsatta Müslümanlara eziyet eder, inançları yüzünden yurtlarından çıkarılırlar ve Müslümanların dâru’l-İslâm dışında bir yerde güvenlik içinde bulunmaları sözkonusu olmayıp, düzen onlara rahat vermez ise, o zaman hicret etmek zorundadırlar. [Nisa suresi, 75, 91, 92]

Demek ki İslâm fakihlerinin söyledikleri gibi, dâru’l-harp’te yaşayan Müslümanların, orada kalıp mücadele etmeleri, orayı dâru’l-İslâm haline getirmeye çalışmaları gerekmektedir. Ancak böyle bir durumda kâfir yönetimin Müslümanlara eziyet ve zulümde bulunacağı, onları şehid edeceği ve bunun çok zulümlere sebep olacağından dolayı, hicret yolu daha uygun olmuştur. Zaten nasslardan ve tarihi gelişmelerden de bu anlaşılmaktadır.

Dâru’l-harp tabiri, Müslümanlarla savaş halinde olan ülkeye denildiğinden; harp ülkeleri, Allah’ın hakimiyeti yerine başka otoriteye bağlanıp bu bâtıl otoritelere itaat ettiklerinden ve her zaman Müslümanlara karşı savaş durumunda bulunduklarından dolayı İslâm hukukunda bu adı alırlar.

İslâm’ın sürekli savaşı temel aldığı şeklinde ileri sürülen yanlış kanaatin aksine, onlar eğer barış istiyorlarsa Müslümanlar bazı şartlara bağlı olarak anlaşma yapabilirler. Böyle ülkelere, o zaman, anlaşmalı ülke anlamında dâru’l-ahd denilir ki, bu ülkeler harb ülkelerinden ayrı bir hukuka tabi olur.

İslâm’da zorlama yoktur, ama din yalnız Allah’ın oluncaya kadar cihad vardır. Kâfirler emân dilerse, ülkeleri cizye karşılığında dâru’l-İslâm’a dahil edilir ve kendilerine hak ve hürriyetleri verilir. İslâm devleti yeryüzünden fitneyi kaldırmak için cihadı temel siyaset yaptığı gibi, barış isteyenlere de şartlarına uydukları müddetçe asla dokunmaz.

İmâm Kâsânî (rh.), “Dâr’ın (ülkenin) İslâm ve küfre izafesinden kasıt, bizzat İslâm veya küfrün mahiyeti değildir. Kasıt, emniyet ve korkudur. Eğer emniyet mutlak surette mü’minlere, korku da mutlak surette kâfirlere aitse o belde dâru’l-İslâm’dır. Korku mutlak surette müminlere aitse orası da dâru’l-küfür’dür. Hükümler, emniyet ve korkuya bağlıdır” demektedir. [İmam Kâsânî, el-Bedâiü’s-Sanâyi, Beyrut, 1974, VII, 131]

Dâru’l-İslâm’ın dâru’l-harb’e dönüşmesi meselesi, ilk müctehidler zamanında nazarî plânda mütalaa ve müzakere edilirken; Haçlıların Filistin ve Moğolların diğer İslâm ülkelerini istilâ etmeleriyle birlikte İslâm fukahası bu meseleyi geniş olarak ele almıştır.

İmam Ebu Yusuf ile İmam Muhammed (rahımehumallah), bir İslâm ülkesinde İslâm dışı hükümlerin hâkim olması durumunda oranın darü’l-harb olacağını söylemişlerdir.

İmam-ı Azam Ebu Hanîfe (rh.) de, İslâm ülkesinin dâru’l-harb’e dönüşmesi için üç şartın gerçekleşmesi gerektiğini belirtmiştir ki, bunlar;

1- Ülkede açıkça İslâm dışı kanunların icrası,

2- Ülkenin, aralarında bir başka İslâm ülkesi olmaksızın harb ülkesine bitişik hale gelmesi,

3- Müslüman ve zimmîlerin can ve mal güvenliğinin kalmaması…

İslâm’ın hâkim olmadığı her yer, daha önceleri istediği kadar uzun devirler İslâm hâkimiyeti altında kalmış olsun ve bu hâkimiyetin maddî ve beşerî belgeleri istediği kadar çok bulunsun, İslâm diyarı olarak tavsif edilemez. Olsa olsa buralarda bir zamanlar İslâm hâkim olmuştu, şu gördüğümüz maddî eserler ve onların soyundan gelen Müslüman ismini taşıyan bu kimseler de onların bakiyesidir / parçasıdır / eseridir, denilebilir…

Binaenaleyh İmâm-ı A’zam (rh.) hazretlerinin üç şartından yola çıkılarak bugün için hiçbir İslâm ülkesinin dâru’l-harp şartlarını taşımadığını söyleyenlere karşı, bir zamanlar İslâm diyarı olan beldelerin küfür diyarına dönüşüp dönüşmediklerini şöyle sıralamak mümkündür:

1) Bu ülkelerde İslâm ahkâmı değil, beşerî kanunlar ve hükümler yürürlüktedir.

2) Dâru’l-harb’e hem siyasî ve iktisadî anlaşma-antlaşma ve sözleşmelerle, hem de coğrafi olarak bitişik ve iç içedir…

3) Bir zamanlar İslâm diyarı olan bu ülkelerde insanlar, yani hem Müslümanlar ve hem de kâfirler İslâm’ın emânı ile mi emindirler; yoksa İslâm dışı grupların İslâm’ı yaşamayı yasak kılan ve en büyük cürüm sayan kanun ve hükümleriyle mi tehdit altındadırlar?

Sorular, ayrıca cevap vermeyi gerektirmeyecek kadar açıktır. [Bkz. Eryarsoy, M. Beşir, İslâm Devlet Yapısı, İstanbul 1988, 67 vd.]

İslâm memleketleri Doğu’dan gelen barbar saldırılarıyla yıkılınca, imamlar şöyle diyordu:

“Bugün kâfirlerin elinde bulunan memleketler İslâm ülkeleridir. İdareciler kâfirse de cuma ve bayram namazlarını kılmak caizdir. İlletin bir parçası kaldıkça, ona bağlı olan hüküm de kalır. Herkes açıkça namaz kılıyor, fetvalar veriliyor… Bu ülkelere harp ve küfür ülkesi demenin mesnedi ve delili yoktur. Ezan ve cemaatle namaz gibi ibadetler icra edilebildikleri sürece, idare kâfirlerde de olsa böyle bir ülke dâru’l-İslâm’dır…”

İmameyn (rahımehumallah) da kıyasa başvurarak, “dâru’l-harp, İslâm ahkâmının icrâsiyle İslâm ülkesi oluyorsa, İslâm ülkesinde küfür hükümlerinin ve küfrün hâkimiyeti ile dâru’l-harp olması lazımdır, demektedir.”

İmameyn’i teyid eden / destekleyen müçtehidler, Müslümanlar emniyette olsalar da, bunun o ülkenin darü’l-harp olmasına mâni olmadığını, hâkimiyet ile emniyet mefhumlarından önceliği hâkimiyete tanımak gerektiğini söylemişlerdir.

İmam-ı Azam Ebu Hanife (rh.) ise, hükmün bir illetle sabit olması durumunda, illetten bir şey kaldığı müddetçe hükmün de onunla birlikte kalmaya devam edeceğini söylemek istemiştir. Onun görüşünü benimseyen fakihler; “İslâm üstündür, ona üstünlük olmaz.” [Buharî, Sahih, Cenâiz, 79] hadis-i şerifini delil almışlar; hâkimiyeti “itibarî” bir tarzda te’vil etmişlerdir. Onlara göre, istilâ edilmiş bir dâru’l-İslâm’da mal ve can emniyetine sahip Müslim ve zimmîler bulunabilir ve o durumda orası dâru’l-harp olmaz. Bu görüşe muhalif olan fukaha ise; istilâ edilmiş, hâkimiyeti elinden alınmış bir ülkede Müslümanların mal ve can emniyetinin var olabilmesini imkansız görmüşlerdir. Şüphesiz, tarihi şartlar ve gelişmeler de müçtehitlerin bu görüşlerine tesir eden unsurlar orasında olmuştur. [Bkz. Ahmed Ağırakça, Şamil İslam Ansiklopedisi, Dâru’l-İslâm ve Dâru’l-harp maddeleri]

***

Sözün özü

Günümüz dünyasındaki ülkelerin hemen hepsinin dâru’l-harp tarif ve tavsifine uyduğunu, bu tasnife girdiğini herhalde söylemeye hacet yoktur. Bahusus İmameyn’in içtihadına göre dünya üzerinde dâru’l-İslâm tarifine uygun bir ülke mevcut değildir. Ülkenin adının “İslâm Cumhuriyeti” olması veya bir kısım şer’î hükümlerin yarım-yamalak tatbiki o ülkeyi dâru’l-İslâm yapmaz.

Share.

About Author

Leave A Reply

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.