Tasavvuf ve Maneviyat

0

Tasavvuf ve Maneviyat

Son zamanlarda bazı modernist ve müsteşrik zihniyetli kişiler genel itibarıyla İslam umdelerinden ikisine, sünnet ve tasavvuf kurumlarına itiraz etmektedirler. Mümin ve mutasavvıf kişilerin, Efendimizin (sav) her sözüne ve fiiline bihakkın iman etmeleri bir takım zümreleri rahatsız etmektedir. Bu sebeple İslam düşmanları, bu ahlaklı yaşayışın müsebbibi olan sünnet müessesini yıkmak istemektedirler. Sünnet müessesesini ayakta tutan ise -tarih bunun şahididir ki- tasavvuf müessesesidir. Sünneti yani İslam’ı yok etmenin en kolay ve kestirme yolu tasavvufu yıpratmaktır. Sırf İslam’ı öğrenip, kendilerince eksikliklerini bularak İslam’ı eleştirmek isteyen müsteşrikler ve onların Türkiye’deki temsilcisi olan bazı ilahiyatçılar (sayıları epey fazladır) hep bu yolu takip etmişler, tasavvuf hakkında insanları şüpheye düşürecek birtakım iddialar atmışlardır. İşte elimizdeki bu çalışma kısmen de olsa bu iddialara reddiye vasfındadır.
1- TASAVVUFUN TARİFİ
Tasavvuf kelimesinin hangi kökten geldiği konusunda ihtilaf vardır. Kuşeyrî ve Hucviri gibi bâzı müellifler bu kelimenin Arapça herhangi bir kelimeden türemiş olmadığını, olsa olsa câmid bir lakap olabileceğini belirtmektedirler.
وليس يشهد لهذا الاسم من حيث العربية قياس ولا اشتقاق. والأظهر فيه: أنه كاللقب
“Bu tasavvuf kelimesi için herhangi bir iştikak ve kaide yoktur. En zahir olan görüş bu isim, halleri ve yolları meşhur veliler topluluğuna verilen bir lakaptır”
Sûfî ve tasavvuf kelimelerinin Arapça bir kökü bulunduğunu öne sürenler ise bir kelime üzerinde ittifak edemeyerek değişik görüşler öne sürmüşlerdir. Bunların en meşhuru yün manasına gelenصوف kökünden veya “suffe ashabı”’ndan türetilmiş olduğudur. Başka manalardan iştikak ettirildiğini söyleyenler de vardır. Bu iddialardan bazısı mümkün iken; tasavvufun Hint kıtasından veya yunanca “sofia” kelimesinden türediği gibi bazı iddialar vardır ki tamamen asılsız ve uydurmadır. Bu mesnetsiz iddialar, oryantalistler ve İslam âlemindeki onların her sözüne yutkunmadan ikan getiren kimseler tarafından ortaya atılmaktadır.
Tasavvuf, vicdânî ve zevkî olduğundan, yani manen yaşayıp tatmakla anlaşıldığından, lâyık olduğu şekilde yazılıp anlatılamaz. Tasavvufu anlatmakla, onu hâl olarak yaşamak arasındaki fark, balın tadını anlatmakla bizzat onu tatmak arasındaki fark gibidir.
Bununla beraber tasavvuf büyükleri bu ilmi, esasta aynı olmakla beraber, değişik şartlara ve durumlara göre farklı şekillerde tarif etmişlerdir.
Bunlardan bazıları şöyledir:
اِبْتِغَاءُ الْوَسِيلَةِ اِلَى مُنْتَهَى الْفَضِيلَةِ
“Faziletin son noktasına kadar vesileye yapışmaktır.”

Üftade hazretleri tasavvufu şöyle tarif etmiştir.​
الْاِجْتِنَابُ عَنْ كُلِّ مَا فِيهِ شَائِبَةُ الْحُرْمَةِ وَ صَوْنُ لِسَانِهِ عَنِ الْكَلاَمِ اللَّغْوِ
“Kendisinde haramlık şaibesi olan her şeyden kaçınmak ve dilini boş sözden muhafaza etmektir.
اَلْكَوْنُ مَعَ اللهِ
“Allah-ü Teala ile beraber olmaktır.”
اَلْإِعْرَاضُ مِنَ اْلاِعْتِرَاضِ وَ تَرْكُ اْلاِخْتِيَارِ
“İtirazdan yüz çevirmek” ve “Kendi iradesini terk etmektir”

Ubeydullah Ahrar Hz.,
خُلاَصَةُ التَّصَوُّفِ تَحَمُّلُ اْلاَثْقَالِ مِنَ النَّاسِ وَ كَفُّ ثِقَلِهِ عَنْهُمْ
“Tasavvufun hulasası, insanların yüklerini yüklenip kendi ağırlığını insanlardan men etmektir”, diye buyurur.
Tasavvufun 700 kişi tarafından tarif edildiği, bu tarifler içinde de en güzelinin Ebu Saîd Harraz Hz.’nin yaptığı şu tarif olduğu söylenir:
صَرْفُ الْوَقْتِ لِمَا هُوَ اَوْلَى بِه
“Evla olan şeylere vakti sarf etmektir.”
Tasavvufa itiraz edenlerin bir kısmı da tasavvuf kelimesinden hareket etmektedirler. İddiaları şudur; tasavvuf kelimesinin sünnette ve Kur’an’da geçmemesidir. Dolayısıyla bu terim sonradan ortaya çıkmıştır ki, bu onun yani tasavvuf kurumunun bid’at ve hurafe olduğunun bir delilidir.
İşbu iddiaya cevap sadedinde Gazneliler’in en ihtişamlı zamanlarında yaşamış meşhur mutasavvıf Ali b. Osman Cüllabi Hucviri’nin Keşfu’l-Mahcub isimli eserinde şöyle cevap verilmiştir.
“Eğer tasavvufu inkâr edenler sadece tasavvuf ve sufi kelimesinin Kuranda bulunmadığını söylüyorlarsa bunda garipsenecek bir şey yoktur, bu doğrudur. Fakat tasavvufun içerdiği manayı ve ahlakı inkâr ederlerse, o takdirde Hz. Peygamber’in getirdiği dinin tümünü ve onun bütün güzel ahlakını inkâr etmiş olurlar.
Şu da bir hakikattir ki, bir şeyin isminin sonradan konulması o şeyin isim konulmadan önce olmadığı anlamına gelmez. Mesela dünyaya yeni gelmiş bir çocuğu düşünelim. Doğduktan bir hafta sonra ismi konuluyor. O çocuktan daha sonraki zamanlarda hep ismiyle bahsedilir. Hatta o çocuğun daha dünyaya gelmediği zamanlardaki halinden bile hep ismiyle bahsedilir. Mevzumuza dönecek olursak, “tasavvuf ismi Kur’an ve Sünnette geçmiyor, sonradan ihdas edilmiştir” diye tasavvuf ve maneviyatı inkâr etmek, ismi doğduktan bir hafta sonra konulan bir bebeğin isim konulmadan önceki varlık ve hayatını inkâr etmek gibi asılsız, mantıksız ve tutarsızdır. Nitekim bir takım ilimler vardır ki bunların isimleri sonradan konulmuştur. Ama isim konulmadan önce dahi vardır. Kelam ve felsefe gibi. Bu konuda tarih felsefesi âlimi İbn-i Haldun meşhur Mukaddime adlı eserinde şöyle demektedir.
هذا العلم من العلوم الشرعية الحادثة في الملة. وأصله أن طريقة هؤلاء القوم، لم تزل عند سلف الأمة وكبارها من الصحابة والتابعين، ومن بعدهم، طريقة الحق والهداية و أصلها العكوف على العبادة والانقطاع إلى الله تعالى، والإعراض عن زخرف الدنيا وزينتها، والزهد فيما يقبل عليه الجمهور من لذة ومال وجاه، والانفراد عن الخلق في الخلوة للعبادة، وكان ذلك عاماً في الصحابة والسلف
” Tasavvuf, İslam milletinde ortaya çıkmış şer’i ilimlerden biridir. Esası, Selef-i salihinin, Ashap ve Tabiin’in büyüklerinin ve onlardan sonra gelenlerin indinde zail olmayan (devam edegelen) hak ve hidayet yoludur. Temeli, ibadetle meşgul olmak ve kendini Allah’a vermek, dünya alayişlerinden ve süslerinden yüz çevirmek, herkesin dadandığı lezzet, mal ve makamdan el etek çekmek, halktan ayrılarak ve halvete çekilerek ibadetlere dalmaktır. Bu hal, sahabe ve selefin tamamında vardı.”
2- TASAVVUFUN DİNİMİZDEKİ YERİ VE NEFİS
​İnsan günaha meyyal olarak yaratılmıştır. Zira insanın – merkezi iki kaşı ortasında olan – nefsi, ayet-i kerimede geçtiği gibi kötülüğü emredicidir. İnsanın ahlakını kâmil yapabilmesi için nefsini mağlup etmesi lazımdır. Tasavvuf, maneviyat, tarikatlar ve Evliyaullah’ın mücadelesi hep nefis, şeytan ve bunların hile ve desiselerinden kurtulmak ve insanları bundan kurtarmak olmuştur. Tasavvufun dinimiz ve hayatımızdaki yerini ve fonksiyonunu anlayabilmek için nefis üzerinde biraz durmamız gerekmektedir.
Hepimizin bir ruhani tarafı, bir de cismani tarafı vardır. Cismani tarafımızın yaratılması ve var olması, ruhani tarafımızdan sonra olup, ruhaniyet daha önce gelir.
İnsanın batınında hâkim olmak isteyen iki zıt kutup vardır. Bunlardan biri Rûh, diğeri de Nefistir. Vücut ülkesinde her ikisi de sultan olup idareyi ele almak isterler. Nefsin gıdası günahlar, yardımcısı şeytandır. İnsanın içinden gelen her türlü kötü düşünce, fiil ve ahlaksızlığın sebebi nefistir.
Cenab-ı Hakk, Yusuf Süresi’nin 53. Ayet-i Celilesi’nde Yusuf (a.s.)’dan hikayeten:
وَمَا أُبَرِّئُ نَفْسِي إِنَّ النَّفْسَ لأَمَّارَةٌ بِالسُّوءِ إِلاَّ مَا رَحِمَ رَبِّيَ إِنَّ رَبِّي غَفُورٌ رَحِيمٌ
« Nefsimi temize de çıkarmıyorum, çünkü nefis olanca şiddetiyle kötülüğü emreder; meğer Rabbim rahmetiyle bağışlaya, çünkü Rabbim çok bağışlayan, çok merhamet edendir.».
Büyüklerimiz, “Bu ayet-i kerimenin bi’l-ibare delaleti nefis denilen mahlûkun ‘emmâre bi’s-süü’ olduğu; bi’l-işâre delaleti ise nefs diye bir mahlûkun mevcut olduğudur. Çünkü nefis diye bir şey olmasa onun sıfatlarından bahsedilemez. Nefis, mahiyeti itibarıyla emmare bi’s-süü’dür, kötülüğü emredicidir. Hazret-i Allah ism-i fail sığasıyla “âmiretün” buyurmayıp mübalağa ism-i fail sığasıyla “emmâretün” buyurmuştur. Yani ‘kötülüğü daima ve her an mübalağa ile emreden’ demektir. Merkezi iki kaşın ortası olup, bütün vücudu tam manasıyla sarmış zulmâni bir mahlûktur. Gerek insanlardan gerek cinlerden hiçbir fert, Cenab-ı Hakk’ın celal sıfatının tecellisinden halkettiği bu mahlûktan müstesna değildir.”, buyururlar.
Hz. Üstazımız (k.s.), nefsin kötülüğünü şöyle ifade ederler: “Rasülüllah Efendimiz; “Ya Rabbi, beni, göz açıp yumuncaya kadar dahi nefsimin eline bırakma.” diye Cenab-ı Hakk’a iltica etmişlerdir. Bu dünyada nefisten daha zararlı ve ondan daha korkunç bir şey yoktur. Bir yerde Kur’an okunduğu veya zikir edildiği zaman şeytan oradan kaçar, sonra yine gelir. Lâkin nefis öyle değildir. O, böyle şeylerden hiç kaçmaz.”
Şeytan ve nefis hiç uyumayan iki düşmandırlar. İnsan için en büyük mücadele şeytan ve nefisle olan mücadeledir. Bu, son nefese kadar, kesintisiz devam eden büyük bir cihattır.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.), Tebük Gazvesi’nden dönerken:
قَدمتمْ مِن الجهادِ الأصغرِ إلى الجهادِ الأكبرِ مجاهدةِ العبدِ هَواهُ
“Küçük cihattan, büyük cihada, kulun hevasıyla olan cihadına geldiniz” buyurmuşlardır. Nice zorlukların yaşandığı, tarihte “Ceyşü’l-Usre” (Zorluk Ordusu) ismiyle maruf bu mücadelenin, bütün zorluk ve sıkıntılarına rağmen, nefisle olan mücadelenin yanında hafif ve küçük kaldığı ifade edilmiştir.
Hz. Üstazımız (k.s.),
عَادِ نَفْسَكَ فَاِنَّهَا انْتَصَبَتْ بِمُعَادَاتِى
“Nefsine adavet et. Çünkü o, benimle adavete nasb-ı nefis etmiştir” hadis-i kutsisini naklettikten sonra şöyle buyurmuşlardır:
“Nefsi başı-boş bırakmaya gelmez. Evvela kalbi, Hazret-i Mevla’ya, nefsi de kalbe bağlayıp, onu serbest bırakmamalıdır. Nasıl ki, bir tarlanın kenarından geçerken hayvanın yuları gevşek bırakılacak olur ise, o hayvan bir sağdan bir soldan olmak üzere başkasının ekinlerini koparır yerse, nefis de böyledir. O da bağsız ve rabıtasız bırakılırsa gördüğü menhiyata dalmak ister.”
İmam-ı Rabbanî (k.s.) Hz. de:
وَمَا لَمْ تَطْمَئِنَّ النَّفْسُ لاَ تُتَصَوَّرُ النَّجَاة
“Nefis mutmain olmadıkça kurtuluş tasavvur edilemez.”, buyurarak bizi bekleyen mücadelenin ehemmiyetine işaret buyurur.
O halde yapılacak şey ona hâkim olmak, onu kıpırdatmamak, nefes aldırtmamaktır. Bu hususta Hz. Üstazımız (k.s.): (Bunun için) İlk iş aynı zenb (bizatihi günah) ve cehl-ü hatîe (cehalet ve hata) olan nefsin ıslahıdır. Bu salâh ve zekâyı hâsıl eyledikten sonra her fiil ve amel kabule şayândır ve pâktır (makbul ve temizdir.)” buyurur.
İmam-ı Rabbani Hz. de:
وَلاَ تَصِلُ النَّفْسُ إِلىَ مَرْتَبَةِ اْلاِطْمِئْنَانِ مَا لَمْ تُسَلَّطْ عَلَيْهَا سِيَاسَةُ الْقَلْبِ وَسِيَاسَةُ الْقَلْبِ إِنَّمَا تَتَيَسَّرُ إِذَا كَانَ الْقَلْبُ فَارِغًا مِنْ جَمِيعِ مَا هُوَ مِنْ قِبَلِ النَّفْسِ وَحَصَلَتْ لَهُ السَّلاَمَةُ مِنَ التَّعَلُّقِ بِمَا سِوَى الْحَقِّ

“Kalbin siyaseti, nefis üzerine hâkim olmadıkça nefis mutmainne mertebesine ulaşamaz. Kalbin siyaseti ise nefis tarafından olan şeylerin tamamından ayrıldığı ve masivâya alâkadan selâmet bulduğu (kurtulduğu) zaman müyesser olur” buyurmuştur.
İlm-i Kelam’da beyan edildiği üzere, âmme-i beşer, âmme-i melâikeden daha faziletlidir. Bunun sebeplerinden birisi de, nefse rağmen kulluk vazifelerini yapabilmeleridir. Elbette kulluk vazifelerinin zorlanmadan yerine getirilebilmesi, nefsin terbiye ve tezkiye edilmesiyledir.
Din, Yüce Allah’ın kullarını terbiye etmesidir. Bu terbiye üç temel alanda gerçekleşmektedir. Birincisi itikat, ikincisi ibadet, üçüncüsü de ihlastır (ahlaktır). Din inanmakla başlar; ibadet ve taatle yaşanır. Edeb, güzel ahlak, ilahi muhabbet, tasfiye-i kalp, tezkiye-i nefis ile Allah’a dostluğun ve kamil mümin olmanın tadına varılır. Şu halde kâmil bir mümin olmak, dini kâmil olarak yaşamaya bağlıdır.
​Dinimizin bu üç temel esasa dayandığını şu meşhur hadis-i şerif ortaya koymaktadır.
حَدَّثَنِي أَبِي (عُمَرُ بْنُ الْخَطَّابِ) قَالَ بَيْنَمَا نَحْنُ عِنْدَ رَسُولِ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمَ ذَاتَ يَوْمٍ إِذَ طَلَعَ عَلَيْنَا رَجُلٌ شَدِيدُ بَيَاضِ الثِّيَابِ شَدِيدُ سَوَادِ الشَّعْرِ لاَ يُرَى عَلَيْهِ أَثَرُ السَّفَرِ وَلاَ يَعْرِفُهُ مِنَّا أَحَدٌ حَتَّى جَلَسَ إِلَى الَّنبِيِّ صَلَّى الله عَلَيْهِ وَ سَلَّمَ فَاَسْنَدَ رُكْبَتَيْهِ إِلَى رُكْبَتَيْهِ وَوَضَعَ كَفَّيْهِ عَلَى فَخِذَيْهِ وَقَالَ يَا مُحَمَّدُ أَخْبَرْنِي عَنِ الْإِسْلاَمِ فَقَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمَ اَلْإِسْلاَمُ أَنْ تَشْهَدَ أَنْ لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ وَأَنَّ مُحَمَّداً رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمَ وَتُقِيمَ الصَّلاَةَ وَتُؤْتيِ الزَّكَاةَ وَتَصُومَ رَمَضَانَ وَتَحُجَّ الْبَيْتَ إِنِ اسْتَطَعْتَ إِلَيْهِ سَبِيلاً قَالَ صَدَقْتَ قَالَ فَعَجِبْنَا لَهُ يَسْأَلُهُ وَيُصَدِّقُهُ قَالَ فَأَخْبِرْنيِ عَنِ الْإِيمَانِ قاَلَ أَنْ تُؤْمِنَ بِاللهِ وَمَلاَئِكَتِهِ وَكُتُبِهِ وَرُسُلِهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ وَتُؤْمِنَ بِالْقَدَرِ خَيْرِهِ وَشَرِّهِ قَالَ صَدَقْتَ قَالَ فَأَخْبِرْنيِ عَنِ الْإِحْسَانِ قَالَ أَنْ تَعْبُدَ اللهَ كَأَنَّكَ تَرَاهُ فَإِنْ لَمْ تَكُنْ تَرَاهُ فَإِنَّهُ يَرَاكَ قَالَ فَأَخْبِرْنيِ عَنِ السَّاعَةِ قَالَ مَا الْمَسْؤُولُ عَنْهَا بِأَعْلَمَ مِنَ السَّائِلِ قَالَ فَأَخْبِرْنيِ عَنْ أَمَارَتِهَا قَالَ أَنْ تَلِدَ الْأَمَةُ رَبَّتَهَا وَأَنْ تَرَى الْحُفَاةَ الْعُرَاةَ الْعَالَةَ رَعَاءَ الشَّاءِ يَتَطَاوَلُونَ فيِ الْبُنْيَانِ قَالَ ثُمَّ انْطَلَقَ فَلَبِثْتُ مَلِيًّا ثُمَّ قَالَ لِي يَا عُمَرُ أَتَدْرِي مَنِ السَّائِلُ ؟ قُلْتُ اَللهُ وَرَسُولُهُ أَعْلَمُ قَالَ فَإِنَّهُ جِبْرِيلُ أَتَاكُمْ يُعَلِّمُكُمْ دِينَكُمْ
“Abdullah b. Ömer’in, babası Hz. Ömer’den naklettiği bu hadis şöyledir:
“Bir gün Rasûlullah (s.a.s.)’in yanında bulunduğumuz sırada aniden yanımıza, elbisesi bembeyaz, saçı simsiyah bir zat çıkageldi. Üzerinde yolculuk eseri görülmüyor, bizden de kendisini kimse tanımıyordu. Doğru Peygamber (s.a.s.)’in yanına oturdu ve dizlerini onun dizlerine dayadı. Ellerini de uylukları üzerine koydu. “Ya Muhammed! Bana İslâm’ın ne olduğunu söyle” dedi.
Rasûlullah (s.a.s.): “İslâm; Allah’tan başka ilâh olmadığına, Muhammed’in de Allah’ın Rasulü olduğuna şehadet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman ve gücün yeterse Beyt’i hac etmendir” buyurdu. O zat: “Doğru söyledin” dedi. Babam dedi ki: “Biz buna hayret ettik. Zira hem soruyor, hem de tasdik ediyordu.”
“Bana imandan haber ver” dedi. Rasûlullah (s.a.s.): Âllah a, Allah’ın meleklerine kitaplarına, peygamberlerine ve ahiret gününe inanman, bir de kadere, hayrına şerrine inanmandır” buyurdu. O zât yine:
“Doğru söyledin” dedi. Bu sefer:
“Bana ihsandan haber ver” dedi. Rasûlullah (s.a.s.):
” Allah’a O’nu görüyormuşsun gibi ibadet etmendir. Çünkü her ne kadar sen onu görmüyorsan da, o seni muhakkak görür” buyurdu. O zat:
“Bana kıyametten haber ver” dedi. Rasûlullah (s.a.s.) “Bu meselede kendisine sorulan, sorandan daha çok bilgi sahibi değildir” buyurdular.
“O halde bana alâmetlerinden haber ver” dedi. Peygamber (s.a.s.):
“Câriyenin kendi sahibesini doğurması ve yalın ayak, çıplak, yoksul koyun çobanlarının bina yapmakta birbirleriyle yarış ettiklerini görmendir” buyurdu. Babam dedi ki:
Bundan sonra o zat gitti. Ben bir süre bekledim. Sonunda Allah Rasûlü bana: “Ya Ömer! O soru soran zatın kim olduğunu biliyor musun?”dedi. “Allah ve Resulü daha iyi bilir” dedim.
“O Cibrîl’di. Size dininizi öğretmeye gelmişti” buyurdular.
Demek ki Cebrail (a.s), kendisi bir şey öğrenmeye değil, bu yolla insanlara dini öğretmeye gelmişti. Onu, Peygamber (s.a.v) Efendimiz’e Yüce Allah göndermiş, onunla dinin aslını bizlere öğretmiş, ayrıca Sahabe-i Kiram’a onu bu şeklide görme şerefini bahşetmiştir. Bu hadis-i şerifte belirtildiği gibi, din üç temel üzerine bina edilmektedir. Bunlar: İman, ibadet, ihlas.
İman, inanç esaslarıdır. Bunu akide ve kelam alimleri inceler. İbadetleri fıkıh alimleri işler. İhlas ise, insanın iç terbiyesidir. Ahlak terbiyesi, ilim ve ahlak konusunda kâmil insanların rehberliğinde olur. İşte tasavvuf üç rükünden üçüncüsü olan ihlasın kendisiyle meydana geldiği hal ilmidir. Bu mevzuda İmam-ı Rabbani hazretleri mektubat-ı şerifesinde şöyle buyurmaktadır.
( اِعْلَمْ ) : أَنَّ لِلشَّرِيعَةِ ثَلاَثَةَ أَجْزَاءٍ : اَلْعِلْمُ وَالْعَمَلُ وَاْلإِخْلاَصُ . وَمَا لَمْ يَتَحَقَّقْ كُلٌّ مِنْ هَذِهِ اْلأَجْزَاءِ الثَّلاَثَةِ لاَ تَتَحَقَّقُ الشَّرِيعَةُ ، وَمَتَى تَحَقَّقَتِ الشَّرِيعَةُ فَقَدْ تَحَقَّقَ رِضَا الْحَقِّ سُبْحَانَهُ وَتَعَالَى الَّذِى هُوَ فَوْقَ جَمِيعِ السَّعَادَاتِ الدُّنْيَوِيَّةِ وَاْلأُخْرَوِيَّةِ وَرِضْوَانٌ مِنَ اللهِ أَكْبَرُ ، فَكَانَتِ الشَّرِيعَةُ مُتَكَفِّلَةً بِجَمِيعِ السَّعَادَاتِ الدُّنْيَوِيَّةِ وَاْلأُخْرَوِيَّةِ ، وَلَمْ يَبْقَ مَطْلَبٌ يَقَعُ فِيهِ اْلاِحْتِيَاجُ إِلَى مَا وَرَاءِ الشَّرِيعَةِ . ( وَالطَّرِيقَةُ ) وَالْحَقِيقَةُ اللَّتَانِ امْتَازَتْ بِهِمَا الصُّوفِيَّةُ خَادِمَتَانِ لِلشَّرِيعَةِ فِى تَكْمِيلِ جُزْئِهَا الثَّالِثِ الَّذِى هُوَ اْلإِخْلاَصُ فَالْمَقْصُودُ مِنْ تَحْصِيلِ كُلٍّ مِنْهُمَا تَكْمِيلُ الشَّرِيعَةِ لاَ أَمْرٌ آخَرُ وَرَاءَ الشَّرِيعَةِ

“Sen bil ki; din için üç cüz vardır. İlim, amel ve ihlâs. Bu üç cüzden her bireri tahakkuk etmedikçe şeri’at tahakkuk etmez. Şeri’at tahakkuk ettiği zaman, dünyevi ve uhrevi saadetlerin tamamının üstünde olan Allah-ü Tealâ’nın rızası tahakkuk eder…. Sôfiyyenin kendileriyle mümtaz olduğu tarikat ve hakikat, dinimizin üçüncü cüz’ü olan ihlâsı tekmilde şeri’atın hizmetçisidirler. Tarikat ve hakikatin her birerini elde etmekten maksat dinimizi tekmil etmektir de dinimizin ötesinde başka bir şey değildir.”
وَبِالْجُمْلَةِ إِنَّ الْعِلْمَ وَالْعَمَلَ مُسْتَفَادَانِ مِنَ الشَّرِيعَةِ ، وَتَحْصِيلَ اْلإِخْلاَصِ الَّذِى هُوَ بِمَنْزِلَةِ الرُّوحِ لِلْعِلْمِ وَالْعَمَلِ مَرْبُوطٌ بِسُلُوكِ طَرِيقَةِ الصُّوفِيَّةِ . وَمَا لَمْ يَقْطَعِ السَّالِكُ مَسَافَةَ السَّيْرِ إِلَى اللهِ وَلَمْ يَتَحَقَّقْ لَهُ السَّيْرُ فىِ اللهِ فَهُوَ بَعِيدٌ مِنْ حَقِيقَةِ اْلإِخْلاَصِ
“Hulâsa olarak ilim ve amel şeriatten elde edilmişlerdir. İlim ve amelin ruhu mesabesindeki ihlâsı elde etmek ise sofiye yoluna, tasavvufa girmeye bağlıdır. Salik, seyir ilallah mesafesini kat etmedikçe ve kendisi için seyir fillah tahakkuk etmedikçe, o, ihlâsın hakikatinden uzaktır.”
Yeri gelmişken ifade etmek gerekir ki, Şeriat ile tarikat arasında tarih içerisinde bir takım ayrılıklar olmuştur. Bu tarihi bir hakikattir. Asılda bu iki ilim arasında asla bir zıtlık yoktur. İmam-ı rabbani hazretleri, tarikat ile şeriat arasını cem ettiği için ve bu iki ilim arasında asla bir fark olmadığını ifade ettiği ve ömrünü bu yola vakfettiği için kendisine “sıla” lakabı verilmiştir. Bu mevzuda şöyle buyurmaktadır.
وَالْبَاطِنُ مُتَمِّمٌ لِلظَّاهِرِ وَمُكَمِّلٌ لَهُ لاَ مُخَالَفَةَ بَيْنَهُمَا مِقْدَارَ شَعْرَةٍ . مَثَلاً عَدَمُ التَّكَلُّمِ بِالْكِذْبِ شَرِيعَةٌ وَنَفْىُ الْكِذْبِ عَنِ الْخَاطِرِ طَرِيقَةٌ وَحَقِيقَةٌ . فَإِنَّ ذَلِكَ النَّفْىَ لَوْ كَانَ بِالتَّعَمُّلِ وَالتَّكَلُّفِ فَطَرِيقَةٌ وَإِلاَّ فَحَقِيقَةٌ فَكَانَ الْبَاطِنُ الَّذِى هُوَ الطَّرِيقَةُ وَالْحَقِيقَةُ مُتَمِّمًا وَمُكَمِّلاً فِى الْحَقِيقَةِ لِلظَّاهِرِ الَّذِى هُوَ الشَّرِيعَةُ
“Batın, zahiri tamamlayıcı ve onu kemale erdiricidir. Aralarında kıl kadar fark yoktur. Mesela; yalan konuşmamak şeriattır. Hatırdan yalanı nefyetmek ise tarikat ve hakikattir. Yalanı hatırdan nefyetmek, zorlukla olursa, bu tarikattır. Kolaylıkla olursa hakikattir. Öyleyse tarikat ve hakikat demek olan batın, şeriat demek olan zahiri tamamlayıcıdır.”
İşte nefsin ve şeytanın tüm hile ve tuzaklarını bildirip, nefsin tezkiye ve terbiye edilmesi ile uğraşan ilmin adı TASAVVUF ’tur.

​3- TASAVVUFUN GAYESİ
Tasavvufun maksadı, insanı ıslahtır. Bu da nefsin ıslahıyla ve kalbin kötülüklerden arındırılmasıyladır.
أَلاَ وَإِنَّ فِي الْجَسَدِ مُضْغَةً إِذَا صَلَحَتْ صَلَحَ الْجَسَدُ كُلُّهُ، وَإِذَا فَسَدَتْ فَسَدَ الْجَسَدُ كُلُّهُ، أَلاَ وَهِيَ الْقَلْبُ
“Muhakkak ki insan cesedinde bir et parçası vardır. O sağlam olduğu zaman cesedin tamamı sağlam olur. O fasit olduğu zaman cesedin tamamı fasit olur. Dikkat edin! Bu kalptir” hadis-i şerifi bu hakikate delalet eder.
Yine, tasavvufun gayesi, nefsi terbiye edip, mutmainne makamına ulaşmak ve böylelikle iman-ı hakikiye kavuşmaktır. İmam-ı Rabbanî (k.s.) Hz. şöyle buyurur:
( اِعْلَمْ ) أَنَّ الْمَقْصُودَ مِنْ طَىِّ مَنَازِلِ السُّلُوكِ حُصُولُ اْلإِيمَانِ الْحَقِيقِىِّ الَّذِى هُوَ مَرْبُوطٌ بِاطْمِئْنَانِ النَّفْسِ
“Sen bil ki; seyri sülük menzilelerini katetmekten maksat, nefsin mutmain olmasına bağlı olan, iman-ı hakikiyi elde etmektir.”
Hz. Üstazımız (k.s.), Tasavvuf’un gayesini şu dört maddede hulasa eder:
1- Tağyiru’l-Üslûb: Kötü hal ve hareketlerin değiştirilip, Allah’ın razı olacağı hale bürünmek.
2- Îkâzu’l-Uyûn: Gözleri gaflet uykusundan uyandırmak.
3- Tenşîtü’l-Kulûb: Kalpleri feyz-i ilahi ile neşelendirip, ibadat-ü taate karşı coşturmak.
4- Tenviru’l-Ervah: Nefisleri terbiye edip, ruhları nurlandırmak.

4- TASAVVUFUN KISACA TARİHİ SEYRİ
​ Tasavvuf, kalbi Allah ile tanıştırıp huzura kavuşturma yollarını öğreten ve bunu bizzat gerçekleştiren bir terbiye sistemidir. Tasavvuf, güzel ahlak mektebidir. Kalp temizliği ve güzel ahlak, dinin bâtınî fıkhıdır. Buna Kur’an’da takva denir. Takvaya ulaşmak için yapılan mücahedeye tezkiye denir. Tezkiye, kalbi inkâr, şirk, isyan ve gaflet kirlerinden temizlemek, ruhu arındırmak, nefsi çirkin huylarından kurtarıp güzel sıfatlarla bezemektir. Bütün bunlarla hedef, Yüce Allah’ın rızasına ve dostluğuna ulaşmaktır. Hedefi Allah rızası olan bir terbiyenin elbette bütün usul ve adabı da Allah rızasına uymalıdır.
​Efendimiz (s.a.v), Ashab-ı Kiram’a (r.anhüm) dini, iman, ibadet ve ihsan taraflarıyla öğretmiş, göstermiş, yaşatmış ve öylece ahireti şereflendirmiştir.
​Sahabe-i Kiram da (r.anhüm) kendilerinden sonra gelenlere dini, iman, ibadet ve ihsan boyutu ile bir bütün olarak aktarmıştır. Din, ilk iki nesilde bir bütün olarak ele alınıyor, zâhirî ve bâtınî yönü aynı hassasiyetle korunuyor ve yaşanmaya çalışılıyordu.
Allah-ü Teala, bütün insanları iman ile mükellef kılmış, “Ben insanları ve cinleri ancak bana ibadet etsinler için yarattım” Ayet-i Kerime’siyle beyan buyurduğu üzere, kulluğu yaradılış gayesi olarak kılmıştır.
Kulluk vazifesini yerine getirirken, riayet edecekleri mükellefiyetleri vaz’ etmiş, bu riayette kolaylığı temin için, takviye olacak yardımcı unsurları da ihsan buyurmuştur.
Hicri ikinci asırdan itibaren dinî hayatta bir zayıflama gözükmeye başlandı. Yeni fetihler ve İslam’a yeni girenlerle İslamiyet geniş alanlara yayıldı. Bu durum çeşitli sıkıntıları da yanında getirdi. Dine yeni girenlere, onu hakkıyla anlatmak ve yaşatmak için âlimler ve Salihler büyük çabalar harcadılar.
Akaid âlimleri, itikat konularına, fakihler ibadet konularına, muhaddisler hadisleri tespite, müfessirler Kur’an’ın tefsirine, sarf ve nahiv âlimleri Arapçaya yönelip İslam’ın temel ilimlerini ihya etmeye ve insanlara ulaştırmaya çalıştılar ve Allah’ın izniyle bunda muvaffak da oldular. Bu arada arif, salih, veli, sufi ismiyle anılan Allah dostları da dinin edep, ahlak, kalp temizliği ve ilahi aşk yönüne yöneldiler; himmet ve gayretlerini bu alanda sarf ettiler. Bu arada, insanların fıtratlarına uygun terbiye metotları, ıslah usulleri geliştirdiler. Bu işte, Kur’an ve sünnet esaslarına dayandılar. Sahabe-i Kiramın uygulamalarını ve onları takip eden Salihleri örnek aldılar. Dinin terbiyesini bizzat nefislerinde yaşayarak tattılar ve insanlara gösterdiler. İnsanların gönlüne hitap ettiler. Sohbet, muhabbet, vaaz, nasihat, tövbe, aşk, güzel ahlak, incelik, sadelik, cömertlik gibi güzelliklerle gönülleri fethettiler.
İşte bu maneviyat önderleri, hicri beşinci asırdan itibaren İslam âleminde görülen terbiye ocaklarını ve tasavvuf medreselerini kurdular. Bu terbiye ocakları dini ihya hizmetini yürütmüş ve hâlen yürütmektedir.
Zahirî ilimler nasıl konuşma, duyma ve yazı yoluyla bir nesilden diğerine aktarılıyorsa; hâl, maneviyat ve kalp ilmi denilen ihlas, feyiz, sevgi, ilahi aşk, gözyaşı, edep ve güzel ahlaklar da, kalpten kalbe, gönülden gönüle aktarılarak ve bizzat yaşanarak günümüze kadar getirilmiştir. Kıyamete kadar da böyle gidecektir. Çünkü Kur’an, sünnet ve dinimize ait ilimler ilahi koruma altındadır. Allah-u Teâla, rahmetiyle, her devirde bu dinin hem zahirî ilimlerini, hem de manevi ilimlerini öğrenecek, anlayacak ve başkalarına aktaracak kimseler yaratmıştır. Ve insanlara bu Salih kimselerle beraber olmayı “ وَكونوُا معَ الصَّادِقين” fermanıyla Allah’ın seçkin kullarıyla zatî, zamânî ve mekânî beraberliği emretmiş, bu yolla elde edilecek feyz-i ilahi ile bir taraftan nefsin terbiyesi diğer taraftan da kulluğun gönülden seve seve yapılabilmesi imkânını ihsan buyurmuştur. Maneviyat ve ahlak ilmini kâmil mürşidler taşımakta ve nasibi olanlara ulaştırmaktadır. Bu ilim tamamen nasip işidir. Nitekim Hazret-i Üstazımız bu mevzuda şu veciz ifadeleri kullanmıştır: “Bu bir devlettir ki, fi zamanina bir ferd demir pabuç giyse de ömr-ü nuh yaşayarak ruy-i zemini dolaşsa Mevla tevfik vermedikçe böyle bir saadetle müşerref olamaz.”

5- TASAVVUFUN ESASI MÜRŞİD’İN TERBİYESİDİR
Allah-ü Teâla’nın insanlara peygamber göndermesi büyük bir lütuf ve ihsandır.
لَقَدْ مَنَّ اللّهُ عَلَى الْمُؤمِنِينَ إِذْ بَعَثَ فِيهِمْ رَسُولاً مِنْ أَنفُسِهِمْ يَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِهِ وَيُزَكِّيهِمْ وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَإِن كَانُوا مِن قَبْلُ لَفِي ضَلالٍ مُبِينٍ
“Gerçekten Allah müminlere, kendi içlerinden bir peygamber göndermekle onlara bir lütufta bulundu. Zira peygamber Allahın ayetlerini okuyor, onları tezkiye ediyor ve onlara kitap ve hikmeti öğretiyor. Oysa bundan önce apaçık bir sapıklık içinde idiler.” Ayet-i Kerimesi’nde beyan buyrulduğu üzere bu lutf-u ilahi bir çok hikmete mebnidir.
Ana hatlarıyla bu hikmetler, “ehl-i iman ve taâtı cennet ve sevap ile müjdelemek; ehl-i küfür ve isyanı cehennem ve azap ile korkutmak; insanların ihtiyaç duyduğu dini ve dünyevi hususları beyan etmektir.”
Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in tebliğ buyurduğu dinin, kıyamete kadar devam edeceği malumdur. Kendisinden sonra artık peygamber de gelmeyecektir.
İşte Cenab-ı Hakk, zikredilen hikmetleri içinde bulunduran lutuf ve ihsanını, kıyamete kadar gelecek ümmet-i Muhammed için, Mürşid-i Kamilleri vasıtasıyla devam ettirmektedir.
إِنَّ اللهَ تَعَالَى يَبْعَثُ لِهَذِهِ اْلأُمَّةِ عَلَى رَأْسِ كُلِّ مِائَةِ سَنَةٍ مَنْ يُجَدِّدُ لَهَا دِينَهَا
“Allah-ü Tealâ şu ümmet için, her yüz sene üzerine dinini tecdid edecek (yenileyecek) bir kimse gönderir.” hadis-i şerifleri bunun şahididir.
İsmail Hakkı Bursevî Hz. “Seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” Mealindeki Ayet-i Kerimeyi izah ederken;
“Peygamberimiz hakkındaki bu gibi ilahî hitaplar, ilk nazarda Peygamberimize; işaret yoluyla da, kıyamete kadar onun meşrebi üzere olan varislerinin her birerlerinedir.”, buyurarak bu hakikati ifade ederler.
İmam-ı Rabbani (k.s.) Hz. de bu hususta şöyle buyurur:
إِنَّ وُجُودَ أَهْلِ اللهِ فِى الْحَقِيقَةِ كَرَامَةٌ مِنَ الْكَرَامَاتِ وَدَعَوَتَهُمُ الْخَلْقَ إِلَى الْحَقِّ جَلَّ سُلْطَانُهُ رَحْمَةٌ مِنْ رَحْمَاتِ اللهِ تَعَالَى وَإِحْيَاؤَهُمُ الْقُلُوبَ الْمَيِّتَةَ آيَةٌ مِنَ اْلآيَاتِ الْعُظْمَى وَهُمْ أَمَانُ أَهْلِ اْلأَرْضِ وَغَنَائِمُ اْلأَيَّامِ بِهِمْ يُمْطَرُونَ وَبِهِمْ يُرْزَقوُنَ وَارِدٌ فِى شَأْنِهِمْ كَلاَمُهُمْ دَوَاءٌ وَنَظَرُهُمْ شِفَاءٌ هُمْ جُلَسَاءُ اللهِ وَهُمْ قَوْمٌ لاَ يَشْقَى جَلِيسُهُمْ وَلاَ يَخِيبُ أَنِيسُهُمْ
“Hakikatte ehlullahın varlığı kerametlerden bir keramettir. Onların, halkı Hakk’a davetleri de Allahü Teâlâ’nın rahmetlerinden bir rahmettir. Ölü kalpleri diriltmeleri ise, büyük mucizelerden bir mucizedir. Onlar ehl-i arzın emanı, günlerin ganimeti ve bereketidir. “Yağmur onlar hürmetine yağar, rızıklar onlar hürmetine gelir” sözü onlar hakkında söylenmiştir. Onların sözleri deva, nazarları ise şifadır. Onlar cülesâullahtır. Onlarla beraber olan şaki olmaz. Onlarla ünsiyet kuran da mahrum olmaz.”
Âlem, sebepler âlemidir. Cenab-ı Hakk her şeyi bir vesile ile yaratmıştır. Meselâ çocuğun dünyaya gelmesinde anne ve babayı, bir ağacın güzel meyve vermesinde aşılı olmasını vesile kılmıştır.
Bunun gibi insanın kalbini, emraz-ı batıniyyeden temizleyip, ahlâk-ı Muhammedi ile süsleyecek, bir vesileye ihtiyaç vardır.
İsmail Hakkı Bursevî Hz.;
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللّهَ وَابْتَغُوا إِلَيهِ الْوَسِيلَةَ وَجَاهِدُوا فِي سَبِيلِهِ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ
“Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve ona yaklaşmaya vesileler arayın. Onun yolunda cihat edin ki, kurtuluşa erebilesiniz.” Ayet-i Kerimesi’nin tefsirinde şöyle buyurur: “Muhakkak ayet-i kerime; Emir sığasıyla vesileye yapışmayı açıkça beyan etmiştir. Elbette bu vesileye yapışmak lazımdır. Çünkü Allah’a ulaşmak ancak vesile ile hâsıl olur. Bu vesile de hakiki âlimler ve tarikat meşâyihidir. Nefisle amel, nefsin varlığını ziyadeleştirir. Ancak Enbiya ve evliyanın delaletiyle ve mürşidin işaretine muvafık olarak yapılan amel, nefsi varlığından kurtarır, perdeyi kaldırır. Talibi, Allah-ü Tealâ’ya ulaştırır.”
İmam-ı Gazali Hz. de:
“Salik için, kötü ahlâkı çıkartıp, yerine güzel ahlâkı koymak suretiyle, terbiye ve irşat edici bir üstaz lâzımdır. Çünkü Hz. Allah kullarını yoluna irşat etmek için resul göndermiştir. Terbiyenin manası şöyle izah edilmiştir: “Mahsulü ikmal ve nebatı güzelleştirmek için yabancı bitkiler çıkartılıp, dikenlerin sökülmesidir”. Rasûlullah (s.a.v) irtihal edince onun yerine halifeleri geçmiştir. Hatta o halifeler insanları Allahu Teâlâ’ya irşat etmişlerdir. Böyle olunca salik için kendisini Allaha irşat ve terbiye eden bir üstaz lâzımdır.”, buyurmuştur.
Yine İsmail Hakkı Bursevî Hz.
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللّهَ وَكُونُوا مَعَ الصَّادِقِينَ
“Ey iman edenler! Allah tan korkun ve sâdıklarla beraber olun”, Ayet-i Kerimesi’nde zikredilen “sadıklar” hakkında şöyle buyurur:
“O sadıklar vusul yoluna irşat edenlerdir. Böyle olunca salik, mürşitlerin sevdikleri cümlesinden ve kapılarının eşiğindeki hizmetçiler zümresinden olup; onların muhabbetleri, terbiyeleri ve velayetlerinin kuvveti ile seyir ilellah ve masivayı terk mertebelerine ulaşır.”
Allah-ü Teâla’nın, Ayet-i Kerime’de geçen “sadıklar ile beraber olun” emr-i ilahisi şöyle izah edilmiştir:
“Bu, sadıklar ile sureten ve manen beraber olmaktır. Manevi beraberlik rabıtadır. Rabıta, müridin, fena fillah makamına ermiş, kâmil şeyhin ruhaniyetinden istimdat etmesinden ibarettir.”
Bu hususla alakalı Hadimi Hz. “Şerhu’t-Tarika” isimli eserinde şöyle buyururlar:
“Dediler ki; Allah-ü Tealâ ile beraber ol. Eğer buna muktedir olamazsan, Allah ile beraber olanlarla beraber ol. Çünkü Hz. Allah onlarla beraber olmayı emretmiştir.”
Hz. Üstazımız (k.s.) de;
يَا أَيَّتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ ارْجِعِي إِلَى رَبِّكِ رَاضِيَةً مَرْضِيَّةً فَادْخُلِي فِي عِبَادِي وَادْخُلِي جَنَّتِي
“Ey mutmeinne olan nefis. Dön rabbine! Sen O’ndan, O da senden razı olarak. Gir kullarımın içine. Gir cennetime.” ayet-i kerimesi hakkında şöyle buyurur: “Yani benim zatıma mahsus fâzıl ve sevgili kullarımın içine girin, isyan içinde olanların değil. Bu takdirde cennetime dâhil olursunuz. Yani benim kâmil kullarımın kalbinden feyiz çekerek letâifinizi çalıştırın, cennetime girin. Ayet-i Celile’de “Abdi” buyursaydı yalnız Rasülüllah murad olunurdu. Halbu ki cemi’ sığası ile “İbâdi” buyrulduğundan, dehrin cemi zamanında mevcut bulunan zatıma mahsus halis kullarımın kalbine girip, feyiz alın ve cennetime dâhil olun, ferman-ı celilinde ehl-i rabıtaya, zatının cenneti ihsan buyrulacağı bildirilmiştir.”
6- VELİ, EVLİYA MESELESİ
Selefilik, Vehhabilik gibi akımlar Allah-u Teala’nın dostunun olamayacağı, Allah’ın bütün müminlerin dostu olduğunu, bir kimsenin “Allah dostu, evliyaullah, veliyullah” gibi vasıflarla anılamayacağını iddia ederler. Şimdi biz onların bu iddialarının tutarsızlığını ispat edeceğiz.
​ Öncelikle şu hususun altını çizmek istiyoruz. Eğer iman edenler arasında inanç ve maneviyat bakımından fark bulunmayacak olsaydı sahabenin hepsi Resulüllah’ın(s.a.v) huzurunda olduğu için eşit olurlardı. Ancak onlarda bile derece bakımından farklılıklar vardır. Bunun en açık misali Hazreti Ebubekir (r.a) hakkında varid olan hadis-i şeriftir. Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuşlardır:
عَنْ هُزَيْلِ بْنِ شُرَحْبِيلَ قَالَ: قَالَ عُمَرُ بْنُ الْخَطَّابِ رَضِيَ اللهُ عَنْهُ: ” لَوْ وُزِنَ إِيمَانُ أَبِي بَكْرٍ بِإِيمَانِ أَهْلِ الْأَرْضِ لَرَجَحَ بِهِمْ ”
“Eğer, Ebu Bekr’in imanı, bütün halkın/insanların imanı ile muvazene edilse/karşılaştırılsa, Ebu Bekr’in imanı daha ağır gelecektir.”
​Dolayısıyla insanların Allahu Teala’ya olan yakınlıkları arasında farklar vardır. İşte bu konudaki bazı delillerimiz…
Allah-u Teâla’nın kulları ile olan veliliği ikiye ayrılır. 1- Hususi velilik, 2- Umumi velilik
1- UMUMİ VELİLİK
​Bu dostluk bütün iman edenleri kapsamaktadır. Kur’an-ı Kerimde birçok ayeti kerimede bu dostluktan bahsedilmektedir. Onlardan bazıları şöyledir:
اللَّهُ وَلِيُّ الَّذِينَ آمَنُوا
“…Allah iman edenlerin dostudur….”
إِنَّمَا وَلِيُّكُمُ اللَّهُ وَرَسُولُهُ وَالَّذِينَ آمَنُوا الَّذِينَ يُقِيمُونَ الصَّلَاةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكَاةَ وَهُمْ رَاكِعُونَ
​“Sizin dostunuz ancak Allah’tır, Resûlüdür ve Allah’ın emirlerine boyun eğerek namazı kılan, zekâtı veren müminlerdir.”
Bunlar ve benzeri ayetlerde müminlerin Allah-u Teala’nın dostu olduğu vurgulanır. Evet, bütün müminler Allah-u Teâlâ’nın dostudur ancak her müminin dostlukta derece ve sevgi seviyesi bir değildir.
2- HUSUSİ DOSTLUK
​Mesela peygamberlerden Hazreti İbrahim Aleyhisselam, Halilullah makamına layık görülmüştür.
وَاتَّخَذَ اللَّهُ إِبْرَاهِيمَ خَلِيلًا
​“… Allah İbrahim’i (Halil) dost edindi.” (Nisa 125)
​Halil kelimesi “veli” kelimesine nazaran daha büyük ve derin manalar içermektedir. İbrahim Aleyhissam’a has bir makamdır. Dolayısıyla Peygamberler arasında bile sevgi ve teslimiyet bakımından Allah-u Teâla’ya yakınlık farkı vardır.
​Müminlerin farkına gelince mesela Enfal Suresindeki şu ayet bu konuda delildir:
إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ الَّذِينَ إِذَا ذُكِرَ اللَّهُ وَجِلَتْ قُلُوبُهُمْ وَإِذَا تُلِيَتْ عَلَيْهِمْ آيَاتُهُ زَادَتْهُمْ إِيمَانًا وَعَلَى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ
​“Mü’minler ancak o kimselerdir ki; Allah anıldığı zaman kalpleri ürperir. Onun âyetleri kendilerine okunduğu zaman (bu) onların imanlarını artırır. Onlar sadece Rablerine tevekkül ederler.”(Enfal 2)
​Ayet-i Kerimede Allah-u Teala’nın anıldığı zaman kalpleri ürperen, titreyen müminlerden bahsedilmektedir. Anlaşılacağı üzere bu herkeste bulunmayan bir makamdır.
​Demek ki Allah-u Teâla’nın ayetleri veya adı anıldığı zaman kalpleri ürperen, titreyen, inanç kuvveti bakımından derecesi artan müminler vardır. Ve bu müminler derece olarak çok üstündürler… Buradan anlaşılıyor ki her mümin inanç kuvveti ve maneviyat bakımından eşit değildir.
​Peki, müminler arasında Allahu Teala’ya yakınlık bakımından fark var mıdır?
Allah’ın hususi dostlarına delil teşkil eden başka bir ayet-i kerime şudur:
يَاأَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ وَكُونُوا مَعَ الصَّادِقِينَ
​“Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve sadıklarla beraber olun.”
​Allah-u Teâla, iman eden kullarına “sadıklarla” beraber olmalarını emrediyor. Yani hepiniz sadıklarsınız demiyor, sadıklardan ayrılmayın buyuruyor. O halde her iman eden kişi sadıklardan değildir ve “sadık” olmak Allah-u Teala katında, Müslümanlara, kendisiyle beraber olunmasını emredeceği kadar önemli bir makamdır. Peki, Allah-u Teâla’nın onlarla beraber olmamızı istediği “sadıklar” kimlerdir?
​Sadık: Dost, dost olan, tasdik edici, doğruyu söyleyen manalarına gelmekte olup Arapçada daha çok “dost” manasında kullanılmaktadır.
​Sadık, Allah-u Teâla’nın emirlerine sarılmakta ve nehiylerinden kaçınmakta samimi, halis bir niyet taşımak ve dosdoğru olmak, Allah’a ve Resulüne kayıtsız, şartsız itaat etmek ile Allah’a ve Resulüne dost olan demektir.
​Hz. Ebubekir’de (Radıyallahuanh) bu vasıfların fazlaca toplanması nedeniyle Peygamberimiz(s.a.v) tarafından “Sıddık” künyesi ile künyelenmiştir. Sıddık kelimesi de “sadık” kelimesinin ziyadesiyle ifade edilmiş halidir.
​Demek ki “Sadık” makamına ulaşan insanlar, “Sıddık” olan Hz. Ebubekir’in makamından bir pay sahibidir. Ve bir bağlantı vardır. Bu bağlantı da imanın derecesinden kaynaklanmaktadır.
​İşte bu kimseler Allah dostlarıdır. Allah-u Teâla’ya olan yakınlıkları sebebiyle “sadık” kimseler olarak nitelendirilmişlerdir.
وَمَنْ يُطِعِ اللَّهَ وَالرَّسُولَ فَأُولَئِكَ مَعَ الَّذِينَ أَنْعَمَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ مِنَ النَّبِيِّينَ وَالصِّدِّيقِينَ وَالشُّهَدَاءِ وَالصَّالِحِينَ وَحَسُنَ أُولَئِكَ رَفِيقًا
​“Kim Allah’a ve Peygambere itaat ederse, işte onlar, Allah’ın kendilerine nimet verdiği peygamberlerle, sıddıklarla, şehidlerle ve salihlerle birliktedirler. Bunlar ne güzel arkadaştır.”
​Yine görüldüğü üzere bu ayet-i kerimede “sıddıklar” Peygamberlerden sonra, “şehitlerden” önce zikredilmiştir.

أَلَا إِنَّ أَوْلِيَاءَ اللَّهِ لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ الَّذِينَ آمَنُوا وَكَانُوا يَتَّقُونَ لَهُمُ الْبُشْرَى فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَفِي الْآخِرَةِ لَا تَبْدِيلَ لِكَلِمَاتِ اللَّهِ ذَلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ
​“Haberiniz olsun ki, muhakkak Allah Teâlâ’nın velîleri için bir korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır. Onlar ki, imân etmişlerdir ve ittika eder olmuşlardır. Onlar için dünya hayatında da ve ahirette de (tam bir) müjde vardır. Allah Teâlâ’nın kelimeleri için değişmek yoktur. İşte en büyük necat budur.”

Bu ayetlerin tefsirinde Elmalılı merhum şu ifadeleri kullanmıştır.
“(الا ان اولياء الله) İyi bil ki hakikaten evliyaullah, Allah velileri, Allah dostları (لا خوف عليهم ولا هم يحزنون) üzerlerine korku yoktur hem de onlar mahzun olmazlar. Allah korkusu her korkuyu silmiş olduğu için ilerisinde korku yok müjde var, ilerisi daha güzel olduğu için de geçmişe hüzün yok. Evliyaullah unvanı, Allaha dost olanlar, Allah için dost olanlar, Allah için icrayı velayet edenler manalarına gelebilir. Ve velayet, mahabbet, nusret, tenfiz-i emir mefhumlarını ifade eder. Bu unvana kimlerin müstahak oldukları hakkında müfessirlerin naklettikleri bazı rivayetler vardır. Senetleri Taberi’de mezkûr olduğu üzere Said ibni Cübeyr’den mervidir ki Resulullah’a (sav) evliyaullahdan sual edilmiş, şöyle buyurmuştur:
(هم الذين اذا رؤا ذكر الله) diğer bir rivayette: (يذكر الله لرؤيتهم) onlar öyle zevattır ki görüldükleri zaman Allah, zikr-ü yad olunur. Tabiri aharla sade görülüvermelerinden dolayı Allah hatırlanır: Semt ve heyetleri yani siyretleri ve halleri derhal Allah’ı ihtar eder. Bunların dünya malına kazanç yollarına sevgi ve düşkünlükleri yoktur. Ancak Allah için, Allah’da (hakkında) sevmek ile birbirlerine sevgi ve dostluk gösterirler. (حب فى الله) ile birbirlerine mahabbet ve musafat (samimi dostluk) eden oldukları da mervidir.
Nitekim Ömer ibnil hattab radıyallahü anh’ten mervidir ki Resulullah sallâllahü aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur: “Allahın kullarından bir takım insanlar vardır ki enbiya değil şüheda da değildirler amma yevm-i kıyamette Allah indindeki makamlarından dolayı onlara Enbiya ve Şüheda gıpta edecekler”.
«Bunlar kimlerdir? Ve amelleri nedir? Bize haber ver ki bu suretle biz de onlara muhibb oluruz ya Resulallah» dediler, Resulullah(s.a.v): «bunlar bir kavmdir ki aralarında ne akrabalık, ne de teati edecekleri emval alakası olmaksızın Allah için birbirlerini severler. Fevallahi yüzleri bir nur ve kendileri nurdan bir minber üzerindedirler. Nas, korktuğu vakit bunlar korkmazlar, nas, mahzun oldukları zaman bunlar mahzun olmazlar» buyurdu ve bu âyeti okudu:( (الا ان اولياء الله لا خوف عليهم ولا هم يحزنون Yani evliyaullah (الذين امنوا و كانوا يتقون) onlar ki iman etmişlerdir ve ittika eder dururlar, tam bir iman ile evamir ve ahkam-ı ilahiyyeyi infaz ederler ve kendilerinden Allah’ın rızasına muhalif bir hal sadır olmamak için daima korunur, şüpheli şeylerden sakınır dururlar.
​İşte evliyaullahın hadd-ı tammı budur. Cins-i karibi mümin, fasl-ı karibi en başta mehafetullah bulunan ittika hasletidir ki bunlar, onların Allah’a tevallalarıdır. (لهم البشرى فى الحيوة الدنيا وفى الاخرة) Dünya ve ahiret hayatlarında müjde onların, bu da onların hassalarıdır ki Allahın kendilerine tevella ve tekrimidir. İşte ‘keramat-ı evliya haktır’ meselesinin esası budur. Allah’tan başka veli tanımadıkları, Allahın rızasına muhalefetten korkup korundukları ve masivallahdan hiçbir haşyetleri olmadığı, Allah da kendilerine dost olduğu için artık onlara ne korku vardır ne de hüzün. Dünyada da mübeşşer ahirette de mübeşşerdirler. Ezcümle dünyada (ان الذين قالواربنا الله ثم استقاموا تتنزل عليهم الملئكة ان لا تخافوا ولا تحزنوا وابشروا بالجنة التى كنتم توعدون), Ahirette (سلام عليكم طبتم فادخلواها خالدين) tebşirlerine mazhardırlar.

NETİCE
Adem (a.s.)’dan bu yana, hak üzere olan toplulukların karşısında, onlara dil uzatan ve düşmanlık eden güruhlar hep olmuştur ve kıyamete kadar da olmaya devam edecektir.
Hal böyle olunca günümüzde, “Allah ile kulu arasına hiç kimse giremez, Allah’ın nuruna, mürşid-i kâmil vasıtasıyla ulaşmak şirktir” gibi ithamlarla bilmeden, anlamadan konuşup, tasavvuf ve tarikat gerçeğini inkâr edenlere rastlamak mümkündür.
Biz namazda Ka’be-i Muazzama’ya yönelir, Ka’be’nin hakikatinden feyz almak için imama uyarız. Şimdi bu yönelmeden, Allah’tan başkasına ibadet ve itaat etmiş olmak lâzım gelmez. Görmez misin ki Melekler Âdem (a.s.)’a secde ile emr olundu. Hâlbuki ibadet maksadıyla Allah’tan başkasına secde etmek, bütün ümmetlerde haramdır, şirktir. Kaldı ki Hz. Allah, hiç kimseyi haram ile mükellef kılmaz. Lakin onların secdeleri ve ibadetleri Allah-ü Teâlâ içindir. Âdem (a.s.) ise sadece onların kıblesidir.”
Tasavvufu inkâr edenlerin bir kısmı tasavvufun hakikatini anlayamayanlar, bir kısmı hiç bilmeyenler, bir kısmı da anladıkları halde anlamak istemeyenlerdir. Hz. Üstazımız şöyle buyurmuştur: “İnsan bilmediğinin düşmanıdır. Nur-i İlahiden haberdar olmayan ve füyuzat-ı ilahiyenin tadını hiç tatmamış olan kimseler nura düşman olurlar.”, buyurarak inkârın sebebinin bilmemek, anlayamamak olduğunu ifade etmiştir.
Yine Hz. Üstazımız (k.s.), İmam-ı Azam Ebu Hanife Hz.nin vefatı zamanında söylediği “Maneviyata intisap edip mürşid-i kâmile bağlı olarak geçirdiğim iki sene olmasaydı, şüphesiz Numan helâk olmuştu” sözünü naklettikten sonra, “Tasavvuf ve Maneviyatı inkâr edenlere bunu hatırlatmalı.” buyurarak, dinin sadece kendi bildiklerinden ibaret olduğunu zannedenlere, duymadıkları, bilmedikleri nice şeylerin olabileceği gerçeğini hatırlatmak gerektiğini ifade etmiştir.
Kişi inkâr ettiğinden mahrum olur. İnkârın bilerek veya bilmeyerek olması arasında çok fark yoktur. Bunun için inkâr etmeden önce anlamaya çalışmak tavsiye olunur. Bu hususta İmam-ı Gazali Hz. şöyle buyurur:
مَنْ لَمْ يَكُنْ لَهُ نَصِيبٌ مِنَ اْلعِلْمِ (مِنْ عِلْمِ التَّصَوُّفِ وَاْلعَمَلِ بِهِ) اَخَافُ مِنْ سُوءِ اْلخَاتِمَةِ. وَاَدْنَى النَّصِيبِ اَلتَّصْدِيقُ بِهِ وَتَسْلِيمُهُ.
“İlm-i tasavvuftan nasibi olmayan kimsenin hatimesinin kötü olmasından korkarım. Bu nasibin en azı ilmi tasavvufu tasdik etmek ve ona teslim olmaktır.”
Hâsılı tasavvuf ilmi her bir kimse için asla ihmal edilmemesi gereken bir müessesedir. İhmali birçok mahrumiyetlere sebep olur. Bu mevzuda şu cümleler çok manidardır:
Din’in temel hedefi olan “insan-ı kâmil”i inşa etmek için üç fıkıh vazgeçilmezdir: Fıkh-ı Ekber, Fıkh-ı Zâhir ve Fıkh-ı Batın. Bunlardan ilki Akaidi, ikincisi Fıkıh ilmini, üçüncüsü de Tasavvuf’u ifade eder ve kemalin, hiçbirinin ihmaline tahammülü yoktur.
Zedelenmiş, şu ya da bu şekilde kaymalara uğramış bir itikadî sistem, kişiyi, ucu küfre kadar çıkabilen “bid’at vadisi”ne sürükler. Fıkh-ı Zahir’in ihmali, amellerin ihlaline, dolayısıyla ucu yine küfre çıkabilen “fısk vadisi”ne sürükler. Fıkh-ı Batın’ın ihmali ise, sa’y-u gayretle geçirilmiş bir ömrün ardından, kişiyi, sonu hüsrana varabilecek “iflas vadisi ”ne sürükler.
Bu “Üç Fıkıh” arasındaki dengenin muhafazası son derece önemli bir meseledir. Birbirlerini muhakkak surette etkiledikleri ve aralarında kopmaz bir ilişki bulunduğu için, dengenin bunlardan birisi aleyhine bozulması durumunda ortaya kaçınılmaz olarak aşırılıklar, arızalı duruşlar ve çarpık anlayışlar çıkar. Fıkh-ı Ekber’i zede aldığı için aşırılıklara kaymaktan kurtulamamanın örneğini Haricîler’de, Mücessime ve Müşebbihe’de görürüz. Fıkh-ı Zahir’i ihmal ettiği için yoldan sapanlara Batınîler örnek gösterilebilir. Fıkh-ı Bâtın’a gerekli önemi vermediği için bir başka sapıklığa kaymaktan kurtulamayanlara ise günümüzde Vehhabîlik ve “Selefîlik” örnek gösterilebilir.

Share.

About Author

Leave A Reply

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.